Zulumba

(Rhizoma Zedoariae, Zingiberaceae) Diğer Adları: Zulumba, halk arasında Mühürlü Zulumba, Zulumbat Kökü, Yer Kabuğu gibi adlarla anılır. Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Drog, Curcuma Zedoaria (Zingiberaceae) bitkisinin rizomlandır. Bitki, Hindistan, Endonezya, Seylan’da bulunur. Devamı »

Zırnık

(Sodii Sulphur) Kimyasal Özellikleri: Drog, sodyum sülfür yapısındadır. Sodyum karbonat ile kükürtü hafif ısıtarak hazırlanır. Renksiz billurlardır. Kullanılışı: Bronşit tedavisinde kullanılır. Ayrıca depilatuvar olarak bilinir. Zırnık bugün olduğu kadar eskiden de Mısır Devamı »

Zerdeçöp

(Rhizoma Curcumae, Zingiberaceae) Diğer Adları: Halk arasında Kürküme adıyla da bilinir. Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Drog, Curcuma domestica (Zingiberaceae) bitkisinin rizomlandır. Bitki, Endonezya, Çin ve Eündistan’da bulunur. Rizomlar 1.4 cm. kalınlıktadır. Bileşiminde Devamı »

Zencefil

(Rhizoma Zingiberis, Zingiberaceae) Diğer Adları: Zencefilin (zencefil kökünün) bugün gerek diğer dillerde, gerekse Türkçede çeşidi adlan vardır. Türkiye’de halk arasında zencefil, zencebil, kök zencefil gibi adlarla anılan bir drog, İngilizce ginger, Fransızca Devamı »

Yılan Gömleği

Kullanılışı: Yılan gömleği halk arasında tütsü olarak çok kullanılır. Bunun için yılan gömleği suda bir süre bırakılır ve bu su yılan suyu olarak bilinir. Halk, yılan suyunun büyü bozduğuna inanır. Bu tip Devamı »

Yenibahar

(Fructus Pimentae, Myrtaceae) Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Yenibahar, Pimenta offîcinalis (Myrtaceae) bitkisinin güneşte kurutulmuş meyvasıdır. 5-8 mm. uzunluğunda ve yuvarlaktır. Bileşiminde uçucu yağ (Oleum Pimentae) % 3-5 oranında vardır. Bu uçucu yağda Devamı »

Yapışkan Otu

(Herba Parietariae, Urticaceae) Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Yapışkanotu, Parietaria offîcinalis (Urticaceae) bitkisinin topraküstü kısımlarıdır. Bileşiminde musilaj, potasyum tuzlan ve bir alkaloit vardır. Kullanılışı: Drog, halk arasında kum ve idrar söktürücü ve midevi Devamı »

Yabani Hıyar

(Ecbaliium elaterium, Cucurbitaceae) Diğer Adları: Yabani hıyar, halk arasında, Eşek Hıyarı, Acı Dülek, Acı Düvelek, İt Hıyarı, Bırtlangıç gibi adlarla anılır. Botanik Özellikleri: Drog, Ecbaliium elaterium bitkisinin meyvalarıdır. Kullanılışı: Drog halk arasında Devamı »

Vanilya

(Fructus Vanillae, Orchidaceae) Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Vanilya, Vanilia planifolia (Orchidaceae) bitkisinin meyvasıdır. Bileşiminde vanillol, reçine bulunur. Kullanılışı: Drog, baharat makamında kullanılır. Aynca ağrı giderici ve afrodizyakdır. Bu drogdan XIX. yüzyılda Dr. Devamı »

Üzerlik Tohumu

(Semen Pegani, Zygophyllaceae) Diğer Adları: Halk arasında Nazarotu adıyla da bilinir. Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Drog, Peganum harmala (Zygophyllaceae) bitkisinin tohumlarıdır. Bileşiminde harmin ve harmalin alkoloitleri bulunur. Kullanılışı: Drog halk arasında basur Devamı »

Üvez Kurusu

(Sorbus domestica, Rosaceae) Botanik Özellikleri: Üvez kurusu, Sorbus domestica (Rosaceae) bitkisinin meyvalarıdır. Kullanılışı: Drog, halk arasında ishal kesici olarak kullanılır. Üvez kurusu eski Mısır Çarşısında da kabız olarak bilinirdi. Geleneksel Halk Reçeteleri: Devamı »

Udukahir – Nezleotu Kökü

Radix Pyrethri Compositae) Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Udukahir (Nezleotu), Anacyclus Pyrethrum (Compositae) bitkisinin kökleridir. Bitki, Kuzey Afrika, Suriye ve Arabistan’da bulunur. Drog, 6-12 cm. uzunluğunda, 1 cm. kalınlığında olup silindirik şekilde ve Devamı »

Tuz

(Natrii Chloridum) Kimyasal Özellikleri: Latince adı Sodii chloridum olan tuz, sodyum klorür olup beyaz billurlar halindedir. 3 kısım su ve 10 kısım gliserinde çözünür, alkolde çözünmez. Kullanılışı: Tuz, eski dönemlerden beri gerek Devamı »

Turunç Kabuğu

(Pericarpium Aurantii Amari, Rutaceae) Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Turunç Kabuğu, Citrus aurantium var.amara (Rutaceae) bitkisinin olgun meyva kabuklarının dış tabakasıdır. Bitki, Akdeniz bölgesi, tropik ülkeler, Güney Amerika, Batı Hindistan’da bulunur. Türkiye’nin güney Devamı »

Timurbozan

(Antimony) Diğer Adları: Drog halk arasında Demirbozan, Zarbozan, Büyübozan, Zorbozan gibi adlarla anılır. Kullanılışı: Antimon olarak bilinen timurbozan halk arasında manevi bir destek sağlayıcı olarak büyü bozduğuna inanılan bazı terkiplere girer. Droğun Devamı »

 
tarcin-kabugu

Tarçın Kabuğu

(Cortex Cinnamomi, Lauraceae)

Diğer Adları: Tarçın Kabuğu, halk arasında Darçın, Lohusa, Şerbet Kokusu gibi adlarla anılır.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Drog iki cinsdir. Bunlar, Çin Tarçın Kabuğu (Cortex Cinnamomi Chinensis) (Lauraceae) ve Seylan Tarçın Kabuğu (Cortex Cinnamomi Ceylanici) (Lauraceae)’dir. Çin Tarçın Kabuğu, Cinnamomum Cassia (Lauraceae), Seylan Tarçın Kabuğu, Cinnamomum Ceylanicİ (Lauraceae) bitkisinden elde edilir. Her iki bitki de Japonya, Seylan, Güney Amerika, Sumatra gibi yerlerde bulunur.

Droğlar, her iki bitkinin genç sürgünlere ait gövde ve dallarının soyulmuş ve kurutulmuş kabuğudur. Droglar, uçucu yağ taşırlar. Uçucu yağda ise sinnamik aldehit vardır.

Kullanılışı: Tarçın kabuğu halk arasında gaz söktürücü, kabız ve kann ağrılarını giderici olarak kullanılır. Ayrıca baharat olarak da yemeklere konur.

Tarçın, pek eski devirlerdenberi kullanılır.Hatta eski Mezopotamya’da eski Yunan’da ve eski Roma’da bilinirdi. Aynca eski Hint’te ve eski Çin’de çok kullanılan bu drog, Ortaçağ İslâm dünyasına da bu ülkelerden yayılmıştır. XVII. yüzyılda Salih bin Nasrullah, bu drogdan: “Tıkanmalan açar, istiska yani anazarka’yi giderir. Kalbe ferahlık verir, öksürüğe iyidir, yelleri giderir.” diye sözeder. Aynca XIX. yüzyılda Dr. Mehmed Nuri, tarçının uyancı ve spazm giderici olduğunu yazmış ve toz, tentür, infuzyon ve şurup halinde kullanılacağını bildirmiştir. Aynı yüzyılda Şânizade Ataullah ise droğun sindirim bozukluğuna iyi geldiğini yazmıştır. Şerafeddin Mağmumî de Kamus-u Tıbbî (1910) adlı eserinde aynı özelliklerden sözetmiştir. Düstur al-Edvîye’de (1874) beyaz darçın ve seylan tarçını adları ile iki cins drog kayıtlıdır.

Bugün olduğu kadar eskiden de Mısır çarşısında satılan tarçın, bu nedenle aktariye defterlerinde kayıtlıdır. Örneğin 1774 tarihli bir aktariye defterinde tohum darçını ve darçın kalem diye iki cins droğun adı yazılıdır.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Bir miktar tarçın kabuğu su ile kaynatılır ve bu kaynamış sudan gaz söktürücü, kabız ve karın ağrılarını giderici olarak hastaya içirilir.
2- Bir miktar drog, iştah açıcı olarak şuruplara konur.

Modern Tıptaki Yeri: Tarçın kabuğunun bileşiminde bulunan uçucu yağ, kas ve sindirim kanalı harekederini uyarıcı bir etkiye sahiptir. Bu drog halk arasında olduğu kadar, bugünkü tıpta da kabız, gaz söktürücü ve antiseptik amaçlar için kullanılır. İçerden 0.05 gr. tentürü, 5-15 gr. şurubu, 30-60 gr. dozda kullanılır.

Tarçın kabuğunun Türk Kodeksinde kayıtlı preparatı Tarçın Şurubu (Sirupus Cinnamomi)’dur. Bu preparat şöyle hazırlanır. Tozedilmiş Tarçın kabuğu (2 kısım), alkol (1 kısım). Tarçın, su ve alkol ile 2 gün masere edilir, sıkılır, süzülür ve süzüntünün 8 kısmına 12 kısım şeker eklenerek şurup hazırlanır.

seftali-cekirdegi

Şeftali Çekirdeği

(Semen persicarum, Rosaceae)

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Drog, Pruııus persica (Rosaceae) bitkisinin çekirdekleridir. Bitki, Asya, Akdeniz ülkelerinde bulunur. Türkiye’de hemen her yerde kültürü yapılır. Şeftali yağı ise kabuğu çıkarılan tohumun tazyik edilmesiyle elde edilir. Tohumda % 40-45 sabit yağ (şeftali yağı) (Oleum Persicarum) bulunur.

Kullanılışı: Şeftali çekirdeği halk arasında karın ağrılarına karşı, midevi ve ishal kesici olarak kullanılır. Ayrıca öksürük kesici ve ağrı giderici olarak da bilinir. XVII. yüzyılda Salih bin Nasrullah, şeftali çekirdeğinin kulak ağrısını giderici ve kabız özelliğini bildirmiş ve drogdan: “Çekirdek içi çiğnenirse diş ağrısını giderir. Çekirdek kabuğu dövülüp bir dirhem içilirse kabız etki yapar,” diye sözetmiştir.

Şeftali çekirdeği bugün olduğu kadar eskiden de Mısır çarşısında satılırdı.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Karın ağrılarına karşı, midevi ve ishal kesici olarak çekirdek içi kırılır ve dövülerek elde edilen tozdan hastaya yedirilir.
2- Öksürük kesici olarak droğun kaynatılmış suyu içilir.
3- Bir miktar çekirdek ezilir, suyu çıkarılarak bir tülbentten süzülür, sonra sıvı kısım ağrı kesici olarak kulağa damlatılır.

sap

Şap

(Alumen)

Kimyasal Özellikleri: Potasyum alüminyum sülfat yapısında olan şap, beyaz billurlar halindedir.

Kullanılışı: Şap, halk arasında hemostatik (kan durdurucu), astrenjan (büzücü) ve antiseptik etkilerinden dolayı, kanamayı durdurucu, dişetlerini kuvvetlendirici, ağız yaralarında antiseptik olarak kullanılır. Şap ayrıca nazarlık olarak kullanılır. Çocuğa nazar değmesini önlemek için nazaırlıklann içine şap konur. Eğer nazar değmiş ise şap kendiliğinden parçalanır ve erimeğe başlar diye bir inanç halk arasında yaygındır. Bu usulün doğaldır ki yalnızca bir moral yönü vardır. Şapın kullanılışı antik devirlere kadar iner; yine şap kelimesi de tarihin çeşidi zamanlarında çeşitli anlamlarda kullanılmıştır. Latince alumen terimi astrenjan (büzücü) etkisi olan birçok maddeler için yeralmıştır. Eski Mezopotamya kodeksindeki maddeler arasında şap da vardı; drog, burada aban, aban gabû, aban sikkati gibi adlarla anılmıştır ki bu kelimeler şap taşı, kristalize şap veya şap tozu anlamlarına gelirler. Aynı kodekste 12 shekel gümüşlük Mısır Şapına 10 minas olarak fiyat verilirdi.

Sümerce şap yazısının diğer bir şekli de IM.SA-HAR (NA.KURRA) (dağ taşı tozu) veya (şap tozu) dur.

O devirde şap hazırlamanın bir diğer usulü de şap taşı kullanmaktı. Bu usulde demir sülfürün geçtiği alüminyum silikat, alüminyum sülfat temini için yığın halinde kızdırılır. Yıkanır, buharlaştınlır ve potasyum sülfat veya amonyum sülfat, deposit şapa eklenirdi. Kirli bir durumda kullanıldığı zaman, eski şap, belki de demir sülfatla kirlenmiş potasyum şapıydı. Eski Mezopotamya’da hem yerli, hem de ithal şap vardı.

Eski şaplar, antik devirlerle ilgili literatürde, beyaz şap, siyah şap, erkek kırmızı şap gibi adlarla anılırlar. Cam yapımında kullanılan erkek kırmızı şap, belki de demiroksit taşıyan şaptır. Eski Mezopotamya’da şap, tabaklama, boyama, cam yapımı, yıkama ve tıpta kullanılırdı. Ayrıca bakırı eritici, odun yakıcı olarak da kullanıldığı sanılmaktadır. Ancak bu konular tam bir açıklığa kavuşmamıştır. Antik devirlerde hastalık tedavisinde şaptan yararlanılırdı. Baş kaşıntısı için, bir miktar şap, sumak ve balla karıştırılarak başa bağlanırdı. Aynca şap, gül ekstresi, nitratlarla yapışık bir preparat haline getirilir ve pomat şeklinde deri hastalıklarında kullanılırdı. Göz hastalıklarında da yeri vardı.

Yine ağız yıkama işinde şapın karbonat ve nitratla birlikte kanştırılarak kullanıldığını görüyoruz. Şap, eski Mezopotamya’da bazı debbağlama usullerinde de kullanılırdı. Şap, boyamada önemli rol oynardı. M.Ö. 3000’de tekstil endüstrisi şapla gelişti. Yine bazı boyaların bileşiminde şap bulunurdu. Özellikle Tanrı başlıklarını boyamada şap kullanılırdı. Ayrıca kozmetik boya preparatiarında rol oynadı. Saç boyalarında, sedir yağı, şapla karıştırıldığı zaman boyaya sarımsı bir renk verirdi.

Şap, eski Mısır’da da kullanılan bir madde idi. Ebers Papyrusu (M.Ö. 1550), şaptan sözeder. Şap, bu ülkede de astrenjan ve antiseptik olarak bilinirdi.

Eski Roma’da ünlü hekim Dioscorides’in (M.S. I. yüzyıl) Materia Medica’sındaki madeni ilaçlar arasında şap da vardı. Yine Roma’lı ordu doktoru Scribonius Largus (M.S. I. yüzyıl)’un “De Corrrpositione Medicamentorum” adlı eserinde şaptan sözedilir. Eski Çin’de operasyonlarda kan durdumcu olarak adi şap tozu ve reçine kanşımı kullanılırdı. Daha sonraları XVI. yüzyılda Çin’de yazılan büyük tıp mecellesinde şaptan sözedilmiştir.

Ortaçağ İslâm dünyasında ilk İslâm yazarlarından olan kimyacı Câbir (Geber) (IX. yüzyıl), şapı laboratuarında elde etti. Bilindiği gibi bu ünlü bilgin, Irak’ta Kûfe’de ünlü bir simya (kimya) laboratuarı kurdu. X. yüzyılda ise İbn-i Sina (980-1037), bu droğu yanık tedavisinde kullandı. Yine Ebubckir Muhammed bin Zekeriya Râzi (854-932)’de şapı tedavide kullandı.

Şap için kullanılan alumen terimi, yüzyıllarca astrenjan etkisi olan birçok madde için kullanılmıştır. Bu ad, belki de demir sülfat, alüminyum sülfat veya her ikisinin bir karışımı idi. Beckmann, modern ahım (şap)’un 12. yüzyıldan sonraya kadar bilinmediğini bildirdi. Bu tip şapın ilk olarak 1300’de Suriye’de Roccha’da bulunduğu söylenir. 1462’de Avrupa’da ilk kez Tolfa’da Padua’lı Giovanni de Castro tarafından şap madeni bulundu. Bundan sonra doğudaki şap çarşılarının ticareti zayıfladı. Ayrıca 1470’de İtalya’da Toskana (Tuscany)’da da diğer bir şap kaynağı bulundu. 16. yüzyıl Avrupasına gelince, Theophraste Bombaste Paracelse (1493-1541), yeni denemeler yaparak şapın özelliklerini belirtti. Yine aynı yüzyılda Alman operatör Haris von Gerssdorf (1456-1517), şap, mazı, bakır sülfat, zift, çam sakızı ve yumurta beyazı ile yapılmış bir karışımı kan durdurucu olarak cerrahide kullandı.

17. yüzyıla gelince, İngiltere’de Sir T. Challoner, 1608’de Whitby yakınında şapla ilgili bazı çalışmalar yaptı. Yine aynı yüzyılda Fabry (1560-1624), şapın sinir cerrahlığında fungus cerebri’nin tedavisinde yeri olduğunu ortaya koydu. John Kunkel’in şapın çifte tuz olduğunu 17. yüzyıla doğru tanıtmasından sonra bazı özel çalışmalar yapıldı. Pott ve Marggraff, bu konuya eğildi. Ancak ticari şapın alüminyum, potasyum ve sülfürük asitten ibaret olan çifte bir tuz olduğunu açıkladı. Şapın boya ticaretinde kullanılışı, Avrupa’ya doğudan girmiştir. 1548’den önce Avrupa’da şap kaynatma sanatı bilinmezdi. Tıpda şapın kullanımı, esaslı olarak İslâm bilginleri ile başlatıldı.

Türk tıp tarihine gelince, şapın kullanımı ülkemizde de bazı aşamalar geçirdi. Bazı ticari maddeler, uzun yıllar Basra Körfezi veya Kızıldeniz gibi Osmanlı limanlarına deniz yolu ile gelir ve sonra kervanlarla Akdeniz’deki limanlarımıza ulaşırdı. Oradan da Venedik ve Ceneviz gemileriyle Avrupa’ya taşınırdı. Bu son limanlarda özellikle İtalya’da bu gibi maddelerin sıkı bir kontrola tâbi tutulduğu ve gümrük resmi alındığı bilinir. Ancak XVI. yüzyıl sonu ile XVII. yüzyılda büyük deniz yolları açılıp Hollandalı’lar ve İngilizler Uzak Doğu’ya ve Hindistan’a yerleşince bu gibi maddeler artık Türkiye’ye uğramadan gemilerle doğrudan doğruya Avrupa limanlarına taşınmıştır. İstanbul’da Mısır Çarşısı ve civarındaki odalarda, Bursa ve Edirne’de çalışan aktarlar bu gibi maddelerin ithalât ve ihracatını idare etmişlerdir. Gümrük kayıtlarına göre 1817’de İstanbul Mısır Çarşısında satılan maddeler arasında şap da vardı.

Kara kervan yollarına hâkim olması bakımından uzun yüzyıllar Türkiye’nin ilaç ihracatındaki yeri önemlidir. Doğudan gelen ilaçlar yanında Anadolu’da da birçok ilaçlar yetişmiş ve ihraç edilmiştir ki bunlar arasında şap da vardır. Şapın en iyi cinsi Anadolu’dan Avrupa’ya giderdi. Kütahya şapı en iyi cins şapdı. 1275-1455 yıllarında Avrupalılar bu maddeyi Cenevizlilerin idaresindeki Foglia’dan sağlarlardı. Burası Türklerin eline geçince bu yolla Türkler yılda o devir için büyük sayılacak bir kazanç elde ettiler.

Şap 18. yüzyılda da ülkemizin önemli bir ticaret maddesi idi. 1774 tarihli bir saray defterinde (saray ilaç defteri). “Defter oldur ki miskçi Yahudiden kiler-i Hümâyun’da Peşkir Başı ağaya gelen eczaları beyân eder -üç aydan aya-…” denerek Peşkir başı Ağanın bu eczaları miskçi Yahudi denen bir ilaç satıcısından aldığı ve bunların kiler-i hümâyun’a getirildiği anlatılmaktadır. İlaçların dirhem miktarlarının bir liste halinde verildiği bu defterde çeşidi madeni, hayvani, nebati maddeler miktarlarıyla birlikte yazılı bulunmaktadır. Bunlar arasında şap, 200 dirhem olarak kaydedilmiştir.

Şerafeddin Mağmumî’nin 1910’da yazdığı Kamus-u Tıbbî adlı eserde şaptan uzun uzun sözedilir: “Şab (Ahım). Potasyum ve alüminyum sülfat. Tababette dahilen pek nadir, fakat haricen tozu ve gargarası kabız olarak kullanılır. Ziyadece olursa semm-i muharriş gibi tesir edip münasib miktarda verildiği zaman edviye-i kaabıza’nın (kabız ilaçlar) en nâfıidir (yararlısı). Dâhilen müzmine-i seyelânat-ı muhatiye ve ishal-i muannidde kullanılır. Haricen kabız ve muharrik-i hafif olub muannid~i hunnak (boğmaca, boğaz iltihabı) ile seyelânat-ı müzmine’de de kullanılır.” Böylece Dr. Mağmumî, şapın bugün halk arasındaki kullanılış özelliklerini 20. yüzyılın başlarında da belirtmiştir.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1)    Bir miktar şap, dişederini kuvvetiendirmek ve kanamaları durdurmak için sirke ve çıra ile kaynatılır. Sonra ağız bu kaynamış sıvı ile çalkalanır.
2)    Dil kabarıklığı tedavisinde, bir miktar drog suda eritilir ve bu eriyik ile ağız gargarası yapılır.
3)    Ağız yaralarında, bir teneke kapta kuru şekilde ısıtılan şap büzücü olarak yaralara bastırılır.
4)    Ayak temizliği için bir miktar şap, tuz ve soda ile beraber suda kaynatılarak eritilir, sonra ayaklar, bu kaynamış sıvı ile banyo yapılır. Bu tedavi donmalar için de uygulanır.
5)    Şap, Anadolu’da fitil şekline getirilerek rahme konur ve uterus (rahim) daki fetus (cenin)’u sıkıştırarak gelişmesini önler ve böylece çocuk düşürmeye neden olur, eğer bu usul çok kullanılırsa kısırlığa da neden olur.

Modern Tıptaki Yeri: Şapın bu etiüleri modern tıpca da kabul edilmiş örneklerdir. Bugün modern tıpta dışardan toz kalem veya eriyik halinde kullanılan bu madde, antiseptik, kan durdurucu ve büzücü olarak etki eder. Bu madde kabız olduğundan damar cidarlarım büzerek kanı durdurur. Şap, gerçekten de lokal olarak kanamayı durdurur ve kan proteinlerini prensipite (çöktürücü) edici olarak rol oynar.

susam

Susam

Semen Sesami, Pedaliaceae)

Diğer Adları: Susam tohumlarından elde edilen susam yağı (Oleıun Sesami), Şırlağan Yağı, Şirik Yağı gibi adlarla da anılır.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Drog, Sesamum indicum (Pedaliceae) bidesinin tohumlandır. Bitki Hindistan, Endonezya, Çin, Japonya, Mısır, Yunanistan, Batı Afrika gibi yerlerde bulunur. Türkiye’de ise bol miktarda vardır. Tohumlardan alınan yağ, susam yağı (Oleum Sesami) olarak bilinir. Tohumlardaki yağ miktan % 50 kadardır. Bu yağda ise yüksek yağ asitleri gliseritleri olup bunlar linoleik asit, palmitik asit ve stearik asittir. Yağın sabunlaşmayan kısmında sesamin adı verilen ve yağda % 1 oranında bulunan lignan yapısında bir bileşik ile sesamol adı verilen bir fenol ve bir fitosterol izole edildi. Bu bileşikler antioksidan özelliktedir. Bundan dolayı uzun süre acılaşmadan saklanabilir. Böylece hormonların yağlı enjektabl çözeltilerinin hazırlanmasında sıvı yağ olarak kullanılır. Sesamin veya susam yağından piretrinlerin sinerjisti olarak, ensektisiderin hazırlanmasında da yararlanılır.

Kullanılışı: Susam tohumu ekmek ve simitierin üzerine konur ve susam yağı ile helva yapılır. Susam tohumu küspesi ise hayvan yemi olarak kullanılır. Küspede bulunan protein, nişasta ve yağ ona besleyici özellik verir. Susam yağı halk arasında hayvanların solunum sistemi bozukluklarında kullanılır. Burada hayvana zeytinyağı ile karıştırılmış susam yağı içirilir. Yağın emoliyan etkisi vardır.

Susam tohumu ve yağı pek eski devirlerdenberi bilinir. Eski Mezopotamya Kodeksinde bulunurdu. Eski Roma’da Celsus (M.S. 3-64), De re Medicina adlı eserinde bu droğu tanımladı. XV. yüzyılda Osmanlı hekimlerinden Eşref bin Muhammed, eserinde, susam yağından: “Küçük çocukların dişleri çıkarken sinir uçlarım susam yağı ile ovarlar” diye sözeder.

Bugün olduğu kadar eskiden de Mısır çarşısında satılan susam, eski aktariye defterlerinde kayıtlı bulunmaktadır. Örneğin 1690-1691 ve 1774 tarihli aktariye defterlerinde şemsem adı ile kayıtiıdır. Ayrıca 1774 tarihli bir ecza defterinden anlaşıldığına göre, susam, saray eczanesinde kullanılan droglardan biriydi.

sinameki

Sinameki

(Folium Sennae, Leguminosae)

Diğer Adları: Halk arasında Yaprak Sinameki adıyla da bilinir.

Botanik ve kimyasal Özellikleri: Drog bazı Cassia türlerinin yapraklarıdır. Farmakopelerde iki tip sinamekiden sözedilir: Folium sennae Tinneveîly ve Folium Sennae Alexandrina. Bunların birincisi Cassia angustifolia (Leguminosae), ikincisi ise Cassia acutifolia (Leguminosae) bitkisinden elde edilir. Bu iki türün kimyasal bileşimi birbirine yakındır. Bu bitkiler 1 m. yüksekliğinde ağaççıklardır. Dik dalları ve bu dallar üzerinde alternan dizilmiş paripennat bileşik yaprakları vardır. Cassia angustifolia’mn yurdu Arabistan’dır. Hindistan’ın güneyinde Tinneveîly bölgesinde kültürü yapılır. Cassia acutifolia’nın yurdu ise tropik Afrika’dır. Sudan’da yabam olarak yetişir.

Yapraklar 1, 5-2, 5 cm. boyutundadır. Kısa saplı ve tam kenarlıdır. Bileşiminde antrasen türevi maddeler vardır ve % 2-3 oranındadır. Serbest olarak rein (% 0.05-0.10) ile bunun yanında az oranda krizofanol ve aloeemodol bulunur. Antrasenoziderden sennozit A ve B vardır.

Kullanılışı: Drog halk arasında müshil olarak kullanılır.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Müshil olarak 2-4 gram sinameki bir bardakta haşlanır ve içilir.
2- Müshil olarak diğer bir hazırlama şekli de şöyledir: Bir miktar yaprak sinameki 5 gr. toz şekeri veya nöbet şekeri ile kanştırılır ve bu karışımdan akşamlan bir tatlı kaşığı biraz su ile alınır.
3- Yine müshil etki için 10 gr. sinameki, 10 gr. siyah çay, 15 gr. İngiliz tozu, 300 gram suda yarım saat kaynatılır ve soğutulur. Sabahlan aç karmna içilir.

Modern Tıptaki Yeri: Sinameki yaprağı, modern tıpta infüzyon ve lavman şeklinde uygulanır. Droğun müshil etkisi bileşimindeki antrachinon türevlerinden ve Sennozid A ve B den ileri gelir. Droğun dozu toz için 0.6-2 gr. tentür için 8-16 ml.’dir. Şurubunun ise dozu 4-8 gr.’dır. Sinameki yaprağı kuvvetli müshildir ve bazı yan etkiler yapabilir. Bu bakımdan halk arasındaki kullanımlarına dikkat etmek gerekir.

sedef-otu

Sedef Otu

(Herba Rutae, Rutaceae)

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Sedefotu, Ruta graveolens (Rutaceae) bitkisinin topraküstü kısımlarıdır. Ruta graveolens çok yıllık, sarımsı-yeşil renkli çiçekleri olan ve hoşa gitmeyen bir kokusu olan bir bitkidir. Akdeniz bölgesine ait bir bitkidir. Ancak bütün Avrupa’da yetişir. Türkiye’de süs bitkisi olarak bulunur.

Drog’da % 1-2 rutozit vardır. Yine droğun 100 gr.ında 390 mg.C vitamini bulunur. Rutozit, P vitamini aktivitesi gösterir. Yine drogda % 0.1 uçucu yağ vardır ve kokusu, bu yağın % 90’ım oluşturan metil nonil ketondan ileri gelir.

Kullanılışı: Sedefotu, halk arasında dışardan sancı kesici olarak kullanılır. Eski Roma’da yukarıda sıraladığımız özellikleri için çok kullanılan drogdan, XIX. yüzyılda Dr. Mehmed Nuri de sözetmiştir. Yazar, sedefotunun hem infuzyonunun, hem de uçucu yağının kullanıldığını yazar. Drog, Düstur al-Edvİye’de kayıtlı olup Şerafeddin Mağnıumî, Kamus-u Tıbbî
(1912) adlı eserinde, sedefotunun spazm giderici ve uterusa etkili olduğunu bildirir.

Sedefotu, bugün olduğu kadar eskiden de Mısır çarşısında sancı kesici olarak aranırdı.

Geleneksel Halk Reçetesi:

Sancı kesici olarak bir miktar drog içinde zeytinyağ bulunan bir şişeye konur ve bir yıl güneşte bekletilir. Meydana gelen posa atıldıktan sonra geriye kalan sarı-yeşil renkli yağ sancılı kısma sürülür.

Modern Tıptaki Yeri: Sedefotunun histeri ve epilepside yatıştırıcı bir etkisi vardır. Bu etki uçucu yağdan ileri gelir. Yine Sedefotu infuzyonlarının stomaşik, antispazmodik etkileri de vardır. Ancak tıbbi dozu aşmaması gerekir. Bu bakımdan halk arasındaki içerden kullanımları yan etkiler oluşturabilir.

sarimsak

Sarımsak

(Bulbus Aüii Sativi, Liliaceae)

Diğer Adları: Allium sativum (Liliaceae) bitkisinin (sarımsak bitkisi) soğanı (BulbusAllii Sativi) olan sarımsak, Türkçe’de sarımsak, sarmısak gibi adlarla anılır. XI. yüzyıl Türk kaynaklarında sarımsak veya sarımsak olarak bazı Türk kaynaklarında samursak olarak kullanılır. Kazan, Azerbeycan, Özbek ve Kırgız Türkleri ise çoğu kez sarmısak demektedirler.

Doğu Türkistan’da ise semsek, kamgak olarak bilinir. Yine sarımsak ile sarılmak arasında ilişki vardır. Bazı kaynaklar, birbiri üstüne zarlara sarılı olmasından dolayı sarmusak dendiğini bildirmektedirler. Sarımsağın Farsça adı ise Savm’dır.

Diğer dillerde de sarımsağın çeşidi kelimelerle, adlandırıldığı görülmektedir. Sarımsağın kütö kokusu nedeniyle allium kelimesi kokmak anlamına gelmektedir. Latince olere kelimesi ile, İngilizce smell kelimesi (to smeel kokmak demektir) arasında bir bağlantı kurulmaktadır. Diğer taraftan Allium, Yunanca, hallestai (sıçramak, büyümek) kelimesinden kaynağını alır ki bu da İngilizce keep out (sıçramak, büyümek) demektir. Yani ikinci soğanlarının hızlı büyümesi demektir ki bu yüzden İngilizce cloves (karanfil) adıyla da anılır.

Romalı ozan Plautus (M.Ö. 250-184), Allium kelimesini İngilizce garlic kelimesine karşılık olarak kullandı. Sarımsak bugün İngilizce’de garlic olarak adlandırılır. Bir baharat olarak kullanımından dolayı, allium kelimesi, eski Aryan dilindeki Aluh veya Alukam kelimelerinden türer. Allium, alare veya halare’den gelir. Her iki kelime soluk almak, dışarı vermek anlamındadır. Daha eski bilimsel tanımlamalar, Allium domesticum ve scordium’dur. Arapçada thûm diye adlandırılan, sarımsağa Sümerler, Sesar, Akadlar, sûmû derlerdi. Yine İran ve Irak’da tukhm-i tarrah diye adlandırılır.

Bugün Almanca’da Knoblauch diye bilinen sarımsak, ilginç bir popüler tanımlama ile de anılır. Bu tanımlama, Bauern Theriak’dır. Ayrıca Latince’de bu tanımlama, Theriaca rusticorum olarak geçer. Bu kelimeler, İngilizce’de farmer’s theriac (çiftçi tiryağı) anlamına gelirler. Esld bir eczacılık ilacı olar tiryak (İngilizcede theriac), Alman Farmakopesi olan Pharmacopoeia Germanica’ya 1882’de katıldı. Bu ilaç, sarımsağın kullanıldığı alanlarda kullanılırdı ve özellikle köylüler arasında çok revaçtaydı. Fransa’da bu deyimi Bourbonlular çok kullandı. Nitekim Fransızca’da farmer’s theriac (çiftçi tiryağı), theriaque des paysans or triacle des villains demektir. Örneğin benzer terimler diğer ülkelerde de vardır. Boeretheriak, Hollanda’da Countryman’s treacle, İngiltere’de, böndernis theragelse, Danimarka’da bonderns triakelse, İsveç’te kullanıldılar. Fransızca’da sarımsak ail adıyla bilinir.

Almanca knoblauch (sarımsak) kelimesi, eski bir Almanca kelime olan chlofalauh veya chlobilauh ve eski bir Saksonca kelime olan clofloc (sesin çeşitli değişimleri) dan gelir. Ortaçağda ise Almanlar, bu kokulu bitkiyi, klufloc ve Hollandalılar cluflooc veya cloflooc olarak adlandırdılar. Bütün bu adlar lauch ve clobo veya klobo kelimelerinin kombinasyonu ile olurlar. Lauch kelimesi eski Nordic dilinde lauker olarak bilinir. Bu kelimenin Schonen’in Güney İsveç’te bulunmuş olan bir sanat yapıtında, kendine özgü karakterde olarak küçük metal levhalar üzerine yazıldığı görüldü. Bu bir tip muska olup, bunu takanın sağlığının iyi olacağına inanılırdı. Klobu, clobo veya Chufu, çatlamış kök (split.stock), eski Anglo-Sakson dilinde ise clove, genç soğan anlamına gelirler. İngilizce bir kelime olan clove kaynağını buradan alır ve bugün İngilizce’de onun yerine garlic kullanılır. Knoblauch, yarılmış pırasa veya kök pırasa anlamındadır. Polonya dilindeki czosnek, Rusça chesnok, Çek dilindeki chesnek, kuchynsky ise aynı tanımı verirler.

Alman dilini konuşan bazı ülkelerin bulunduğu yerlerde şu adlar sarımsak için kullanılır.

Ad    Yerler
Knufflauvv    Westphalia
Knuflauk    Waldeck
Knoflak    Areo of Göttingen
Knopfloch    Lübeck
Knoploch       Renin çeşitli bölgeleri
Knewelauch    Braunschvveig
Gnuuvvluch    Naumburg
Knoweloch       Bohemia (eskiden)
Knobluch, Knuwlet   . . . .Silesia
Rnoufl    Carinthia
Knoflach    Tyrol
Knoblet    Vorarlberg
Chnoblech    İsviçre

Yahudiler sarımsağı çok kullanırlar ve ona önem verirler. Nitekim Yahudilerin yoğunlukla bulunduğu, Aşağı Ren bölgesi ve Hollanda’da Judenkost veya Jodde Look, Comlenz’de Juddezeh, Palatinate’de Judnaranilli olarak adlandırılır. Yine Almanya’nın Bentheim ve Osnabrück bölgeleri, sarımsağı 24 Haziran’da çiçek açması nedeniyle St. John Pırasası (St. John’s Leek) anlamına Süntjanslaof olarak adlandırırlar. Keskin baharat (wind clove), yaşlılık baharatı (old age clove) veya mide baharatı (stomach clove) gibi adlar, sanmsağın besin veya ilaç olarak yaygın kullanımını verirler.

italyanlar, sarımsağı çok kullanırlar ve ona aglio adını verirler. Yine Fransa’da oil, oil comnıun veya perdrix de cascogne adlarıyla bilinen sarımsak, İspanya’da ajo, Danimarka’da nvidlok, İsveç’te ritlok olarak tanımlanır. Çin’de ise dasuan olarak adlandırılırlar ve büyük pırasa (big leek) anlamına gelir.

Bugün İngiltere’de sarımsak, garlic adıyla bilinir ve garlic benzeri olarak da garlicky kullanılır. Bu kelimenin aslı eski Anglosakson diline dayanır. Droğun eski Anglosakson dilindeki adı garleac olup bu deyim, gar, ger ve leek’den yapılıdır. Burada ger, İngilizce spear (mızrak), leek ise pırasa demektir ve spear-leek, yaprakların mızrak benzeri şekli anlamına gelmektedir.

13.” yüzyılda sanmsağın Orta Avmpa’daki adları, ailelerin adlandırılmasına yardımcı oldu. Çünkü sarımsak, ekimi çok yapılan ve besin ve tedavi değerinin yüksek olması nedeniyle de ünü fazla olan bir drogdu. Nitekim Brechanmacher, 1826’da Almanya’da Esslingen’de yaşamış olan Mechthild Cnoblochin adlı bir kadının adını buna örnek olarak verir. Yine sarımsağın Avmpa’daki adları bazı yerleşim yerlerinde de kullanıldı. Örneğin Almanya’da Knoblauch Köyü bu droğun adını aldı. Yine Doğu Havelland ve Doğu Prusya’daki bazı yerlere de sarımsağın adı verildi.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Sarımsak, Allium satıvum (Liliaceae) bitkisinin soğanıdır. Sarımsak bitkisi soğancıkları ile üretilir. Sarımsak soğanı beyaz veya pembemsi renkli, az sayıda soğancık (diş) dan oluşur. Soğancıkların hepsi birarada bir kabuk tarafından sarılmışlardır. Soğanın çok kuvvetli ve keskin bir kokusu ve yakıcı bir lezzeti bulunur.

Sarımsak bitkisi dünyada en çok Kuzey Afrika (özellikle Mısır), Orta ve Güney Avrupa, Balkan ülkeleri, Meksika olmak üzere diğer bazı yerlerde de vardır. Kaynağı Orta Asya olan sarımsak bütün Anadolu’da bulunur.

Sarımsak bitkisinin soğanı (Balbus Allii sativi) (baş sarımsak) olan sarımsak, tıpta çok çeşitli gayeler için kullanılır. Bu önemli bitkinin toplama zamanı Haziran-Ağustos aylarıdır. Bitkinin yaprakları solup sararmaya başladığında sarımsak başları topraktan çıkarılır, temizlenir, sapları ile beraber 4-5 gün, yerinde, açıkta bırakılır. Kuruduktan sonra demet halinde bağlanır veya dizi şeklinde örgülenir, havadar yerlere yerleştirilir. Baş sarımsak ezildiği zaman dişler ufalanırsa, kurumuş kabul edilir. Sarımsak, dizi halinde veya sandık kasalarda paketlenir. Drog, kuru, serin havalandırma tertibatiı binalarda saklanır. Eğer bu koşullar olmazsa kızışma ve çürüme tehlikesi olabilir. En iyi ve uzun süre (6-9 ay) korunabilmesi için buzhanelerde 1-2 derecede tutulmalıdır.

Eskişehir’de bulunan Anadolu Üniversitesi’ne bağlı Tıbbi ve Aromatik Bidd ve İlaç Araştırma Merkezi (TBAM), Türkiye’de sarımsak üzerinde inceleme yapan önemli bir kuruluştur. Bu enstitü Tübitak’ın da desteklediği bir çalışmada 30 tür yabancı sarımsağı inceledi. Sonuç olarak Allium sativum yerine kullanılabilecek yeni türler bulundu. Bunlar Allium tuncelianum (Tunceli) ile Allium macrocetum (Erzincan-Tunceli yöresi) dur.

Yine bugün Türkiye’de en yaygın sarımsak üretilen yer, Kastamonu’nun Taşköprü ilçesidir. Burada aynı zamanda 11 yıldan beri Sarımsak Festivali düzenlenmektedir. Bu yörenin insanları, sarımsağı bir sanayi bitkisi haline getirmeyi amaçlamaktadırlar. Böylece bugün Türkiye’de dışarıya satılamayan sarımsağın dış satımı da yapılacaktır.

Balbus Allii sativi (sarımsak soğanı, baş sarımsak) karbonhidratlar (sakkaroz, glikoz), vitaminler (A, B.C) ve kükürdü bir uçucu yağ (%0.10-0.20) taşımaktadır.

Sarımsağın bilinen kokusu, içerdiği allilik kükürtlü bileşiklerden dolayıdır. Sarımsak içerisindeki en önemli dönüştürücü enzim allinaz’dır. Bu enzimin etkisi ile sarımsak kesildiği veya yaralandığı zaman karakteristik koku açığa çıkar. Çünkü sarımsakta bulunan alliin, allinaz enzimi etkisi ile allisin’e dönüşür. Kokuyu ise allisin maddesi verir. Allisin stabil bir madde değildir. Bu madde bakterileri öldürücü olarak bilinirdi, ancak canlı organizmalarda diğer maddelere dönüşür ve antimikrobik eddsini kaybeder. Son yayınlara göre yapılan invitro çalışmalarda allicin’in kanla karıştıktan birkaç dakika sonra yok olduğu görüldü. Kanın rengi de kırmızıdan siyaha döndü. Bu bulgu, allicin’in kırmızı kan küreciklerindeki hemoglobini mcthemoglobin’e dönüştürdüğünü gösterdi. Yine karaciğer hücrelerine zarar verdiği görüldü. Böylece çiğ sarımsakdaki allicin’in yararlı olmadığı görüldü. Bazı sarımsak preparatiarı ve sarımsakdan türeyen kükürtlü bileşikler kolesterol sentezini durdurucudurlar. Ancak allicin kolesterol sentezini durdurmaz. Allicin, sarımsağın, kolesterolü düşürücü etkisine yardım etmemektedir.

Bazı çalışmalar, sarımsakdaki gamma-glutamylcys-teine derivelerinin angiotensin Fin angiotensin H’ye dönüşümünü katelize ederek kan basıncını arttıran nngiotensin dönüştürme enzimi (ACE)’nin aktivitesini inhibe ettiğini gösterirler. Ancak allicin ACE aktivitesine etki etmez. Birçok ülkedeki marketlerde bulunan 8 sarımsak ürününde allicin bulunmamaktadır. Alliin’in allicin’e dönüşümünü katalize eden sarımsakdaki allinase enzimi’nin ph3’de veya daha aşağıda irriversibl olarak aktivasyonunu kaybettiği de belirlendi. Citrate tamponlarının sarımsak tozuna eklendiği  pH2  veya  pH3’de  allicin  meydana  gelmez. 20oC’de 20 saat bekletildiği zaman diallil disülfit (% 66) diallil sülfit (% 14) ve diallil trisülfit (% 9)’e dönüşmektedir.

Ancak son yıllarda araştırıcılar, sarımsakta allicin yerine kükürt taşıyan maddelerin yararları üzerinde durdular. Bunlar, yağ ve suda eriyen maddeler olarak sınıflandırılırlar:

1) Diallyl sulfıde (DAS), diallyl disulfıde (DADS), diallyl trisulfıde ve aliyi methyl trisulfıde, dithüns ve ajoene gibi sülfide’lerin bulunduğu yağda eriyen maddeler.
2) Sally1 cysteine (SAC) Sallyl mercaptocysteine (SAMC) ve Smethyl cysteine gibi cysteine deriveleri’nin bulunduğu suda eriyen maddeler. Yağda eriyen kükürt bileşikleri, kokulu, suda eriyenler, kokusuzdur. Suda eriyenler daha dayanıklıdır ve daha güvenlidir.

Kükürt Taşımayan Maddeler: Sarımsak’ın, allixin ve saponinler gibi kükürtsüz bileşikleri taşıdığı bulundu. Bu maddeler, sarımsağın yararlılığı için gereklidir.

Son yılların önemli araştırma konularından biri olan platelet (trombosit) agregasyonunu (toplanmasını) inhibe eden droglar arasında yer alan sarımsak, Türkiye’de olduğu kadar diğer birçok ülkede de tromboz ve arteriosklerozu önleyici ve tansiyon düşürücü olarak halk arasında çok kullanılmakta ve bu etkilerin, yapılan bilimsel araştırmalara göre, sarımsaktaki kükürtlü alil bileşiklerine, başta allisin (5-alil 2 propentiosülfinat) olmak üzere alil metil trisülfür, dialiltrisülfür gibi maddelere atfedilmektedir. Yakın zamanlardaki araştırmalarla antitrombik faktörün 4, 5, 9-tritiododeka 1, 6, 11-trien 9 oksit yani ajoene olduğu ve bunun allisin’in kendi içinde kondensasyonu ile meydana geldiği ileri sürülmektedir. Ajoen’in plateletlerdeki fibrinojen reseptörleri inhibe etmek suretiyle trombosit agregasyonunu (toplanmasını) azalttığı belirtilmektedir. Ayrıca allisin’in dekompozisyon ürünü olan siklik iki bileşik de hafif bir antitrombotik etki gösterir.

Yine aloen’in antitrombotik etkisinin aspirinkine çok yakın olduğu gözlenmiştir. Ancak yine de daha detaylı klinik deneylerin yapılması gerekir. Yine ilginç bir durum da antitrombotik etki gösteren ve sarımsakta bulunan bileşiklere, kurutulmuş sarımsak tozu, ticarette satılan sarımsak kapsülü, sarımsak yağı, sarımsak ekstresi gibi preparatlarda rastlanmaktadır. O halde sarımsağın bu etkileri taze bitkide bulunur. Ancak taze bitkinin istenmeyen nahoş kokusu vardır ve bu koku taze drogda giderilirse daha rahat ve istekli olarak onu kullanmak mümkün olur. Nitekim Sallyl-cysteine maddesi taşıyan dinlendirilmiş sarımsak ekstresi olan Kyoliç, allicin taşımaz ve irrite edici ve kokulu bir preparat değildir.

Bugün gerek Avrupa ve Amerika’da, gerekse Doğu Ülkelerinde Sarımsak tozu ve sarımsak yağı taşıyan preparaüar vardır. Alman Sağlık Departmanı, Berlin’de 1988’de yayınladığı bir monografisinde, bir sarımsak ürününün piyasada satılmasını önerdi. Bu preparatta yaşa bağlı damar değişikliklerini önleyen ve yüksek kan likid düzeylerini azaltan günlük 8 mg’lık sarımsak uçucu yağı veya buna eşit 4 gr.taze diş sarımsak vardı. Bu çalışmaya göre, içerden kullanım için toz sarımsak ve preparatları önerilir. Sarımsak yağı, su buharı distilasyonu ile elde edilir. Bu yayının yapıldığı sürede sarımsağın standardizasyonu yapılmamıştı. 1988’den beri yapılan çalışmaların sonucu olarak sarımsağın önemli bir yağ azaltıcı etkisi, % 1.3 alliin veya % 0.6 allicin’e (3.6-5.4 mg. Allicin’e karşılıktır) standardize olmuş, günlük takriben 600-900 mg.lık sarımsak tozu ile sağlanabilir. Bazı daha eski farmakopeler ise çeşitli dozlar önerirler. Alman Farmakopesi (DAB 6, 1926), tek bir doz olarak 5 gr. verir. 1958 tarihli Extra Pharmacopoeia ise 2-8 gr. önerir. Yine Tinctura Allii Sativi (Allium sativum tentürü) ve Sirupus Allii sativi (Allium sativum şurubu) için tek doz olarak 5 veya 30 gr. sarımsak verilir (DAB 6.1929)

Batı ve Doğu piyasalarında bazı sarımsak ekstreleri vardır. Çeşitli adlar altında satılan bir Japon sarımsak ekstresi dilüe alkolde yıllandırılmış sarımsaktır. Bu bekletme sırasında, thiosülfinatlar kaybolurlar. Yalnızca Allicin’den ve diğer thiosülfinatlardan türeyen eser halde kokulu oligosülfitler (diallyl ve aliyi metil monodi ve trisülfîtler) kalır.

Görüldüğü gibi bugün Batı dünyası da sarımsağa önem vermeye başladı. Nitekim sarımsak, bugün hem baharat, hem tedavi edici bir drog, hem de önemli ölçüde ekonomik değer taşıyan bir preparattır. Amerika Birleşik devletleri’nde, San Francisco kentinde bulunan çifüiklerde sarımsak makinelerle ayıklanmakta ve çeşitli besinlere konulmaktadır. Hava püskürtme tümelinde soyulan, ayıklanan ve kurutulan iri sarımsak parçaları veya sarımsak tozu için çeşidi makineler kullanılmaktadır. Nitekim, bu ülkede şişelenmiş sarımsaklı makarna sosları ve dondurulmuş sarımsaklı pizzalar vb.ları gibi besinler, marketlerde satılmakta ve sarımsağın bir endüstri bitkisi olduğu ortaya çıkmaktadır.
Amerika Birleşik Devleüeri’nde bugün kişi başına yıllık sarımsak tüketimi 1975’de 300 gr. iken, 1995’de 800 gr. oldu. Avrupa’da ise tüketim Amerikadakinin iki mislidir. Türkiye’de tüketim miktarları Amerika ve Avrupa’dakinden fazladır. Ancak tıbben yararlı olarak bilinen sarımsak tüketim miktarı günde en fazla 2-3 diştir ve yutulma yerine çiğnenerek yenmelidir.

Bütün bu detaylı ve örnekler verilerek anlatılan bilgilerden sonra son yayınlara göre marketlerde satılan sarımsak ürünleri 4 kategoriye ayrılırlar:

1- Sarımsak Yağı: Ezilmiş sarımsağın distilasyonu ile elde edilir. Distilasyon sonucu toplanan yağlar sıvı yağla karıştırılır ve yumuşak jel tipi kapsüle konur. Az miktarda sarımsak esansiyel yağı ve % 99 bitkisel yağ vardır. Yağda eriyen maddeleri fazla oranda taşır. Bir miktar koku vardır.
2- Sarımsak Tozu: Susuz, toz haline getirilmiş sarımsak preparatıdır. Maydanoz, nane veya limonla kapsül şeklinde kullanılır. Tablet haline getirilir. Kokuyu azaltmak için şekerle kaplanır. Ucuz bir baharat tozudur. Test edilmiş çeşitli sarımsak ürünleri allicin’in dayanıklı olmaması nedeniyle bu maddeyi taşımazlar. Eğer yüksek ısı kullanılırsa sarımsaktaki yararlı maddeler ve doğal enzimlerin çoğu tahrip olur.
3- Masere Sarımsak Yağı: Bir baharat gibi kullanılır. Bitkisel yağla karıştırılmış ve sonra kapsüllenmiş sarımsak tozudur.
4- Dinlendirilmiş Sarımsak Ekstresi (Kyolic): Ezilen ve sonra doğal olarak 20 ay dinlendirilen güvenli, stabl ve kokusuz maddeler haline dönen sarımsakdan yapılır.

Kyolic, barsak barsak bölgesinde diğer sanmsak şekillerinden daha yumuşak etki eder. Bileşimindeki maddeler yararlı bakterilerin gelişmesini sağlar. Stabl, kokusuz, güvenli olan sallyl cysteine için standardize edilir. Sallyl cysteine, karaciğer hücrelerinde kolesterol sentezini azaltır, infeksiyonlarla savaşan vücut hücrelerinin aktivitesirıi arttınr, hayvanlarda tümörlerin büyümesini azaltır. Bu preparat Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Japonya’da 40 yıldan daha fazla zamandır kullanılmaktadır. Bilimsel mecmualarda yayınlanan 100 den fazla çalışma, hem Kyolic’in, hem de onun maddelerinin etkililiğini ve güvenliğini belirtmektedir. Çiğ sarımsak veya diğer sanmsak preparatların kötü kokusuna sahip değildir. Bu, -hoş sarımsak- olarak bilinir. Kyolic sarımsağı, tamamen doğaldır ve böcek öldürücüler kullanılmaksızın yetiştirilir.
Japonya’da Hokkaido’da, Wakunaga Çiftliklerinde kontrol edilmiş organik koşullarda yetiştirilir. Bir kısım sanmsak ise aynı zamanda California’da da yetiştirilmektedir. Kyolic Dinlendirilmiş Sarımsak Ekstresi 1990 tarihli California Organik Besinler Yönetmeliğine uyar.

Market’deki Sarımsak Ürünlerinin Taşıdıkları Maddelere Göre Sınıflandırılması

Bu farklı şekiller farklı sarımsak maddeleri taşırlar ve farklı etkilere ve toksisitelere sahip olabilirler. En güvenli, dayanıklı ve kokusuz maddeleri taşıyan sarımsak ürünü (Kyolic), en değerli preparattır.

Amerika Birleşik Devletleri’nde iç pazar ve ihracat gayesiyle en yaygın çeşitler olarak erkenci (Beyaz Meksika) ve geç (Pembe İtalyan) sarımsak çeşitleri üretilir. Türkiye’de yetiştirilen ve pazarlarda aranan başlıca çeşitler ise şunlardır.

1- Beyaz Sarımsak: Orta irilikte, başlan ve dişleri olan, üstün kaliteli, oldukça sert ve keskin kokulu, verimli bir çeşittir. Genellikle kuru baş sarımsak üretiminde kullanılır ve bu amaçla fazla miktarda yetiştirilir. Aynca tedavide kullanılan bir cinstir.
2- Kara Sarımsak: Beyaz cinse göre baş ve dişleri oldukça iri ve acı bir çeşittir. Baş sanmsak üretiminden daha çok taze sarımsak olarak değerlendirilmek amacıyla kullanılır.
3- İspanyol Sarımsağı: Beyaz renkli, dişleri ve başları oldukça iri ve az acı lezzetli bir cinstir. Özellikle kuru baş sanmsak üretimi için yetiştirilir.

Sarımsak, ülkemizde, soğan kadar yaygın olmamakla birlikte taze ve özellikle kuru, baş olarak değerlendirilmek üzere oldukça geniş bir ekiliş alanı vardır. Amerika’da ise iç pazar ve ihracat amacıyla en yaygın çeşiüer olarak erkenci (Beyaz Meksika) ve geç (Pembe italyan) çeşitler üretilir.

Kullanılışı: Sarımsak, doğanın muhteşem ilacı olarak yüzyıllardan beri halk arasında kullanılmaktadır. Kurt düşürücü, tansiyon düşürücü olarak içerden bazı terkipler halinde alındığı gibi, yara iyi edici, saç hastalıklarını giderici olarak da dışarıdan uygulanır. Ayrıca bu drog, tonik ve kan temizleyici olarak bilindiği gibi, nezle ve gribe karşı da kullanılır. Yine vücudu kuvveriendirici olarak da aranan bir ilaçtır.

Sarımsak, özellikle oksiyür (enterobius vermicularis)’e karşı çok kullanılır. Yine eskiden vebada ve kolera salgınlarında yeri olan bir drogdu. Yine kan şekerini düşürücüdür. Tüberküloz tedavisinde de kullanılmıştır.

Sarımsak, neolitik dönemlerden beri bakteri, küf ve mantarlara karşı etkili bir madde olarak bilinmektedir. Sarımsaktaki uçucu yağ, Salmonella typhi, Escherichia coli, stafîlokok, streptokok v.b.’larına etki eder.

Sarımsak, Türkiye’de halk arasında yüzyıllardan beri bütün bu sayılan özellikleri nedeniyle bir halk ilacı olarak kullanılmakta ve baharat olarak da çeşidi yemeklerin vazgeçilmez bir maddesi olmaktadır.

Sarımsağın manevi değerine inanıldığı için nazarlık olarak da kullanılmaktadır. Bunun nedeni taşıdığı kokusundan dolayıdır. Halk arasında sarımsağın kokusunun hastalıklara neden olan kötü ruhları uzaklaştırıcı olduğuna inanılmaktadır. Bu inanış yüzyıllardan beri, gerek Batı Dünyasında, gerekse Doğu Dünyasında yer alan bir manevi değerdir. Eğer bir eve nazar değmemesi istenirse evin içine, kapı üsüerine sarımsak asılır ve evin kötü kuvvederden korunacağına inanılır. Yine küçük çocuklara nazar değmemesi için bir beze konup çocuğun giysisine dikilir.

Bu arada sarımsakla ilgili bazı inanışlar da vardır. Geceleri evden sarımsak kimseye verilmez. Eğer verilirse kötü şeyler olacağına inanılır. Rüyada sarımsak görmek ölüme yorumlanır. Yine bir kimse sarımsak kabuğu yakarsa fakir olacağına inanılır. Çünkü kabukların şeytanın değerli eşyası olduğu varsayılır. Yine bu nedenle sarımsak kabuğu çiğnenmez.

Görüldüğü gibi sarımsak dünyanın en tanınmış, en muhteşem ve manevi değerleri en fazla olan bir droğudur. Sarımsak ile ilgili pekçok atasözü de halk arasında yaygındır. Bunlardan birçok örnek verebiliriz: Sarımsak yemedim ki ağzım koksun. Sanmsak içli dışlı, soğan yalnız başlı. Sarımsağı gömmüş, kırk gün kalkmamış.

Sarımsağın kaynağı Orta Asya’ya kadar gider. Orta Asya’da avcılıkla geçinenlerin kullandıkları gıda maddeleri arasında tuz, sarımsak ve pırasa da vardı. Allium Sativum L. (Liliaceae) bitkisi, neolitik çağlardan beri insanlar tarafından kullanılmaktadır. Bu bitkinin soğanları olan sarımsak (Bulbus Allii Sativi), bugün olduğu gibi eski dönemlerde de kuvveüi tat ve kokusu nedeniyle zaman zaman insanların kullanmayı reddettiği bir drog oldu. Böylece Kuzey Avrupa ülkeleri Güneydekilere göre daha az kullandılar.

Eski Mezopotamya’da Sümerler (M.Ö. 2600-2100’lerde), sarımsak konusunda en eski bilgileri verdiler. Sarımsak o tarihlerde bu ülkede bir kültür bitkisiydi ve baharat, ilaç ve çeşni olarak kullanılırdı.

Bilinen en eski farmakope olan Mezopotamya Farmakopesi’nde 250 kadar bitkisel ve 120 kadar madeni ve hayvani drog arasında sarımsak da vardır. Nitekim Nippurda bulunan bir tıbbi tabletin, M.Ö. III. yüzyıla ait olduğu belirlendi. Bu tabletten elde edilen bilgilere göre binlerce yıl önce Mezopotamya’da bilinen bu droglar hemen hemen bugünkü gibi kullanılırlardı. Bitkisel droglar arasında sarımsakla beraber anason, güzelavratotu, kişniş, nane, hardal, hurma, çınar, şimşir, söğüt, zeytin, incir, badem, elma, armut, çilek, defne, meyan kökü, safran, hindiba, soğan, pırasa, turp, gül, arpa, buğday, susam, fasulye v.b.’lan vardır. M.Ö. 3000 yılına ait alan Babü’de bulunmuş bir tablette de sarımsakla ilgili bazı tonik reçeteler bulunmaktadır. Yine British Museumda bulunan 46226 No.’lu bir tabletten alınan bilgilere göre Babil Kralı Mardukpaliddin’in (M.Ö. 722-710) tıbbi bitki bahçesi vardı ve buradaki 64 bitki arasında soğan ve sarımsak da bulunurdu. Asur kralı Asurbanipal’in (M.Ö. 669-627) Nineveh’deki kütüphanesinde bulunan Sümerlerle ilgili yazılarda hurma, soğan ve sarımsak hakkında da bilgiler vardır. Örneğin hurma şarabı, sarımsak ve diğer bazı baharatlarla içilirdi.

Eski Mısır’da sanmsak önemli bir drog olarak bilinirdi. Eski Mısır Papirüslarından biri olan Ebers Papirüsümde (M.Ö. 1550 yılları) sarımsak hakkında bilgiler vardır. Doğal olarak Mısır’da bulunmayan sarımsak bitkisi, Fırat ve Dicle’nin bulunduğu bölgelerden getirildi. Sarımsakla ilgili kalıntılar, Ted ve Dra-Abu-Negga yakınlarındaki Assasif mezarlarında bulundular. Bu kalıntılar, 1887’de Schweinfurth tarafından saptandı. Yine sanmsak bitkisi soğanları Tutankhaman’ın gömük saray kalıntılarında da bulundu.

Eski Mısır halkının temizliği sevdiği bilinmektedir. Bu nedenle günde birkaç kez yıkanırlar ve aynı zamanda vücutlarını, laksatif (yumuşatıcı) ve emetik (kusturucu) lerle her ay üç gün boşaltarak içerden de temizlenmiş olurlardı. Bu gaye ile soğan ve sanmsak yiyerek vücudun içerideki kirli maddelerden arındınlmasına çalışırlardı. Bu konuda M.Ö. 450’de Mısır’a giden Herodot’un (Herodotus) (M.Ö. 490-402) History of Herodotus (Heredot Tarihi) adlı kitabından alınan bilgiler önemlidir. Piramitierdeki Mısır hiyerogliflerine göre, soğan, turp ve sanmsak piramitlerde çalışan işçiler tarafından kullanılırlar. Bunun için 1600 gümüş para (1600 silver talents) (Eski İbrani ve Yunanlıların gümüş parası) harcandı.” Bu miktar 20 yılda 360.000 işçi için bugünkü ölçülere göre 10 milyon dolar demektir. Bu droglar, işçileri kuvvelendirmekte, vücudun hastalıklara karşı korunmasını sağlamaktaydı. Eski Mısır’da sarımsak ve soğan halkın en değer verdiği droglardı. Nitekim Eski Mısır’da bitkiler, dinle bağlantılıydı. Dinin günlük yaşama girmesiyle tıbbi bitkiler mistik bir görünüm kazanmışlardı. Mısırlıların inanışına göre, Tanrılar, hastalık gönderirlerse, arkasından da o hastalıkla ilgili doğal tedaviler sağlarlardı. Böylece sarımsak ve soğan türleri insanların gözünde yüksek değere sahiptirler. Böylece Mısır halkı bu droğun kutsal olduğunu düşünüyordu. Romalı yazar ve hekim Pliny the Elder (Yaşh Plin) (M.S. 23-79), Mısırlıların bu droğa önem verdiklerini ve sarımsak ve soğan için yemin ettiklerini ve bu sırada da Mısır Tanrılarına sarımsak ve soğan sunulduğunu bildirmektedir. Romalı yazar Juvenal (M.S. 60-127), Mısırlıların bahçelerinde yetiştirdikleri sarımsakla, Tanrılarını daha kutsal hale getirdiklerini yazmaktadır. Eski Mısır’da çok Tanrılı dini inanca göre, Tanrılar hastalıkları getirdi. Hastalıklara kurtların neden olduğunu sanan eski Mısırlılar, barsak kurtlarını tedavi etmek için sarımsak kullanırdı. Ayrıca bu droğun diğer infektif hastalıklara karşı da kullanıldığı bilinmektedir.

Eski Hint’te de çok kullanılan sarımsak bu ülkeden Tibet ve Çin’e geçti. Hindistan’da sarımsağın günahkar bir drog olduğuna ve afrodizyak özellikleri bulunduğuna inanılırdı. Ayurveda (Yaşamın İlmi) (M.Ö. 700), Susruta (M.Ö. 622-652) ve Charaka (M.S. I. yüzyıl) adlı Hint tıbbi kitaplarına göre, Mahushuea adı verilen sarımsak, tonik ve deri hastalıklarına karşı bir ilaç olarak bilinirdi. Ayrıca, iştah verici olarak bilindiği gibi, sindirim bozukluğu, öksürük, romatizmal rahatsızlıklar, hemoroidler, dalak büyümesi vb.’lan için de kullanılırdı ve uccata adıyla anılırdı.

İngiliz deniz yüzbaşısı 1890’da Doğu Türkistan’a yaptığı bir gezide M.S. 400’de yazılmış bir yazma kitap buldu. Yazarının bir Budist rahip olduğu sanılan bu eseri Hoernle, Calcutta’da (Kalküta) İngilizceye çevirerek yayınladı. Sarımsak eski Hint’de afrodizyak içkilere de katılırdı. Yine sarımsak bir dini ilahide de sözedilen bir drogdu. Bu ilahı, AschofT Knoblauchlied (Garlic Song-Sarımsak Şarkısı) adıyla bilinmektedir.

Orta Asya’da Kuchar yakınında, Mingat kalıntılarında 1889’da bulunan bir yazma eserde sarımsağın her derde deva (Panacea) bir drog olduğu bildirilir. Bu yazma, Betula Ağacı (Huş ağacı) kabuklarından (Birch Bark) yapılmış tabakalara yazılmıştı ve 56 sahifeydi. Bir Budist tapınağında bulunan bu eser, (Birch Barch Yazması) (Birch Kabuğu Yazması) eski Sanskritçeyle yazılmıştı.

Sarımsak, Çin’de de çok kullanılan bir drogdu. Li Schi Chen tarafından 1552’de yazılan Eski Çin Materia Medica’sı (Çin farmakopesi), Pen Ts’ao Kang Mu adıyla bilinir. Bretschneider, bu farmakopede bulunan bitki adlarını belirledi. Bunlar arasında beslenmede kullanılan çeşni maddeleri arasında Allium sativum (sarımsak), Allium odorum ve Allium fıstulosum gibi bitkiler de vardır. Yine Chou Kung tarafından M.Ö. 100’de yazılan Rhaya adlı bir çalışmada sarımsak, resolventium adıyla kayıtlıdır.

Çinliler Allium sativum (sarımsak)’la beraber diğer Allium cinslerini de ekerlerdi. M.S. 5. yüzyılda yazılan ve Ts’i min yao shu (Important Rules for People to Earn their Livelihood Peacefully) (Yaşamı Sakin Geçirmek İçin Halka Ait Kurallar) adlı kitap, ziraaüa ilgilidir ve Allium cinslerinden sözeder.

Eski Çin’de ecza depoları da bu ülkenin geleneksel droglarını bulundururlardı. Bunlar arasında sarımsak da vardı. 1938’de Çin droglarının adlarını bir bildiri ile sunan Hooper, Malezya (Malaysia) da bunları inceledi. Yazar, Chiu chiu paikew pak (Allium bakari Regel), Chiu hsiu tzü (Allium odorum) gibi Allium türleriyle birlikte Allium sativum (sarımsak)’dan da sözetti.

Çin tıbbında kullanılan bazı bitkiler, Kore yoluyla Japonya’ya da geçti. M.S. 9. yüzyılda Japonya’da görev yapan Abe Manao ve Idzuma Hirosa adlı hekimlerin, Allium sativum’u tıbbi formüller içinde kullanıp kullanmadıklan pek bilinmemektedir. Ancak Japonlar Çin ziraatini örnek aldılar ve özellikle bazı baharatların ekimini yaptılar. Japonlar sarımsak bidesini (Allium sativum) soğuk algınlığına karşı ve ayrıca afrodizyak ilaç olarak kullanırlardı. Eski Japon halkı, evlerine öksürük için kullanmak üzere sarımsak soğanları asarlardı. Ayrıca Japonya’da sarımsak sanatoryumları kuruldu. Bu kuruluşlar, sarımsakla tedavinin yapıldığı yerlerdi ve buralarda bu drog, çeşidi hastalıkların tedavisi için kullanılırdı. Bu tip kuruluşlarda sarımsakla çeşitli tedaviler yapılırdı. Örneğin hastalara bir duş odasında sarımsak solüsyonu püskürtülürdü.

Eski İsrail’de ise sarımsak, önceleri Mısır’dan sağlandı. Dieffenbach’a (1902) göre, eski İsrail, buğday, maydanoz, üzüm, incir, nar, zeytin, mercimek, fasulye, darı, kabak, kavun, karpuz, pırasa, soğan, kimyon, dereotu, hardal, hurma, elma vb.bitkilerin ekimini yapardı. Bu ülkede sarımsağa Schum, Shum veya Serilimin gibi adlar verilirdi. Eski bir İsrail yazması olan Talmud’da bitkiler, tıbbi ve dietetik olarak ayrılırdı. Sarımsak hem dietetikdir, hem de tıbbi bir drogdur. Bir hukuk kitabı olan Midrash, Kral Solomon’un (M.Ö. 965-926), öğünlerini tıbbi ve dietetik olarak ayırdığını bildirir. Eski İsrail’de tıp, M.Ö. 2. yüzyılda, Jesus Sirach tarafından geliştirildi. O dönemlerde Akdeniz bölgesinde 60 cins pırasa türü vardı. Ancak Tevrat’ta Allium sativum (sarımsak)’dan sözedildiği tam olarak bilinmemektedir. Yine sarımsak eski İsrail’de spazm giderici, afrodizyak (aphrodisiac, cinsel gücü arttırıcı), idrar arttırıcı (diüretik) ve sindirim rahatsızlıklarını giderici olarak bilinirdi. Ayrıca halk arasında çiğ sarımsaklı ekmek çok yaygın olarak kullanılırdı. Bugün de bu ekmek tipi hem İsrail’de, hem de diğer ülkelerde çok yaygındır. Bu arada sarımsak bu ülkede köpek, tavuk gibi hayvanlara besin olarak verilirdi.

Eski İran’a gelince, sarımsak bu ülkede de çok kullanılırdı. Pers saraylarında her gün 13 kg. soğan ve 26 kg. sarımsak yenirdi.

Eski Yunan’da sarımsak bilinen bir drogdu. Yunanlılar sarımsağa Skorodon ve sarımsak satan satıcılara da Skorodopolos adını verdiler. Yine Skorodolmae adı verilen ve sarımsak ve tuzdan yapılan bir etsuyu eski Yunan halkı tarafından çok kullanılırdı. Eski Yunan halkının yüksek tabakalan tarafından kullanılmayan bu preparat, özellikle aşağı düzeydeki halk kesimlerince   benimsenmişti.   Eski  Yunan  halicinin yüksek düzeydeki kesimi bu droğu kötü kokusu nedeniyle sevmezdi. Ayrıca kokusu nedeniyle Tanrıların bu drogdan memnun kalmayacağına inanılır ve mabetlerde   kullanılmasına   izin  verilmezdi.   Homer (M.Ö. 8. yüzyıl), sarımsağın etiölerini bildirdi ve sarımsağın önemini mistik kavramlarla açıkladı. Yunan düşünürü Theophrastos (M.Ö. 371-287) ise bu bitkiyi inceledi ve Kyelehe dağlarında pırasa türleri buldu. Bu bilginin incelediği tür, Allium moly L. veya Allium magicium L. olabilir. Her iki tür de kırmızı veya sarımsı-kırmızı çiçeklidir. Soronic Körfezi yanındaki Megaris bölgesinin yerli halkı sarımsak ekerdi.

Sarımsak, Yunan mutfaklarının çok bilinen bir droğuydu ve özellikle tıbbi özellikleri bakımından kullanılırdı. Myrrha, defne yaprakları, soğan ve sarımsak pomat halinde dışarıdan da kullanılırdı. Ünlü Yunan hekimi Hippocrates (M.Ö. 460-377) Allium sativum’u (sarımsak) diüretik, laktasif ve menstruel kanamaları soktürücü  olarak kullandı.  Pnömonide (zatürre) ve bazı yaraların tedavisinde de yeri olan bu droğu, Yunan komedi ozanı Aristophanes (M.Ö. 445-385), vücudu kuvveüendirici en önemli etken olarak kabul etti. Nitekim Yunan atlederi, Olympia’daki yarışlardan önce sarımsak yerlerdi. Aristophanes bir yazısında bu konuda şöyle demektedir: “Sarımsakla yapılan kahvalü, mücadelelerinizde sizi daha  kuvvetli  yapar”.  Ayrıca  Erasistratos   (M.Ö. 305-257) ekzamayı dışarıdan tedavi etmek için sarımsak, kükürt ve sirkeyle hazırlanmış pomat önerdi. Ünlü Yunanlı bilgin Pythagoras (M.Ö. 580-500), sarımsağı baharaüarın kralı olarak tanımladı. Bu bilgine göre, bu droğu Tanrılar sevmezdi.

Eski Roma’ya gelince, sarımsak bu ülkeye eski Yunan’dan geçti. Eski Roma halkının bir kısmı bu droğu sever, bir kısmı ise hoşlanmazdı. Romalılar sarımsağa alliinae derlerdi.Sarımsak satıcılarına ise alliarii adı verilirdi. Romalı komedi ozanı Plautus (M.Ö. 254-184) ise bir komedisinde şunları yazar: “Şeytan ol ve sarımsak gibi kok” Yine ünlü Romalı bilgin Marcus Terentius Varro da bu drog hakkında şöyle demektedir: “Sözleri sarımsak ve soğan kokusuna sahip olmakla beraber babalarımız ve dedelerimiz oldukça cesarediydiler.”

Roma’da zengin kişilerin sayısı arttıkça kötü kokulu olan sarımsağın kullanımı da azaldı. Roma İmparatoru Marcus Aurelius (M.S. 121-180) sarımsağı sevmezdi. Filistin’e gittiği zaman kentlerin gürültüsü ve sarımsak kokusu ile karşılaştı. Yine Marcus Porcius Gato (M.Ö. 234-149), De re rustica adlı kitabında 120 bitki arasında sarımsak bitkisi. Allium’dan da sözeder. Böylece eski Roma’da sarımsak ve diğer yakın türler çok ekilirdi. Ancak sarımsak, askerler, denizciler ve köleler arasında çok kullanılırdı. Romalı askerlere, bir diet çorbası verildi ki bunun bileşiminde, şu maddeler vardı: Buğday, su, tuz ve siyah biber, soğan, sarımsak, sığır eti ve peynir.

Bu arada eski Roma’da sarımsakla ilgili mistik inanışlar da vardı. Roma halkı sarımsağın kötü ruhları evden çıkardığına inanırdı. Bu maksada yalnız sarımsak yemek yeterli değildir; aynı zamanda duvarlara sarımsak bitkisinin resimlerini de yapmak gerekirdi. Nitekim Pompei’deki arkeolojik kazılarda bu tip resimler bulundu. Yine Romalı yazar, Juvenal (M.S. 60-127), sarımsağı, askerlerin besini ve ilacı olarak tanımladı. Horatius (M.Ö. 65-8) ise bu droğu Yahudilerin besini olarak belirtir. Aynı yazar, Yahudileri, sarımsak kokusunun sinmesi nedeniyle Judae foetentes (kötü kokan Yahudiler) diye adlandırdı.

Romalı ansiklopedik hekim, Pliny the Elder (Büyük Pliny) (M.S. 23-79), Allium sativum yapraklarının havada siyahlaştığını gördü ve böylece sanmsağın kötü ruhları ve karanlık güçleri yendiğini belirtti ve yılan ısırıklarına karşı kullanılmasını öğütledi. Nitekim Romalılar şeytanların dünyada yılanlar olarak şekillendiğine inanırlardı ve yılanların ısırmasıyla bunların insana geçtiğini sanırlardı. Bu nedenle sarımsak etkili bir antidot olarak kabul edilirdi. Yine sütlü pelesenk yağı, dut usaresi ve sarımsak yağı ile karıştırılır ve baldıran zehirlenmelerine karşı antidot olarak kullanılırdı. Ayrıca Pliny sanmsağın kötü kokusuna da değindi.

Romalı ünlü hekimlerden Pedanios Dioscorides Anazarbeus (M.S. 1. yüzyıl), sarımsağın tıbbi yönlerini inceledi. Yazar, bu droğu diüretik (idrar arttırıcı) ve stomaşik (midevi) olarak kabul etti. Barsak kurtlarını öldüren bu drog, ayrıca hemoroidlere karşı da etkiliydi. Dioscorides, Materia Medica’sında Allium sativumla beraber Allium Leucoprasum, A.subhirsutum, A.ampeloprasum adlı türlerden de sözetti. Dioscorides bu drog hakkında şunları yazmaktadır:

“Sarımsak keskin, mumuşatıcı ve gaz giderici etkiye sahiptir. Midenin suyunu alır, susuzluğa neden olur, ayrıca deri ürezinde abseler meydana gelir. Yendiğinde kurdan çıkarır, idrar miktarını arttırır. Şarapla karıştırılmış şekli ağızdan alınırsa yılan ısırıklarına ve hemoroidlere iyidir. Tuz ve yağı ile beraber yapılmış pomadı, deri lekelerini ve kızarıklıklarını giderir.” Romalı hekim ve araştırıcı Scribonius Largus bir reçete kolleksiyonunu, Compositiones adlı bir farmakope kitabında topladı. Felix Rinne bu kolleksiyonu bazı yorumlar katarak 1892’de yayınladı. Allium sativum (sarımsak bitkisi), bu kitapta bulunan bitkiler arasındaydı.

Yine ünlü Romalı Hekim Aulus Cornelius Celsus (M.Ö. 25-M.S. 50), sarımsağı, ısıtıcı, purgatif (müshil) ve kötü sıvıları vücuttan atan drog olarak tanımladı. Yine Celsus, bu droğun öksürük giderici ve soluk almayı kolaylaştırıcı olduğunu belirtti. Ayrıca aynı yazar, sarımsak tohumlarının supposituar (fitil) şeklinde mestruasyonu düzene soktuğunu bildirmektedir.

Ortaçağa gelince, sarımsak hem Doğu, hem de Batı ülkelerinde gerek baharat makamında, gerekse ilaç olarak kullanıldı. Ortaçağ İslam dünyasında bazı yazarlar sarımsağın yararlı yönlerini ve karakteristik özelliklerini vurguladılar. Ortaçağ İslam dünyasının ünlü yazarlarından Abû Yusuf Ya’qûb İbn Ishâq al-Kindî (M.S. 800-870) sarımsağı kulak iltihaplarında duyulan ağrıyı giderici olarak kullandı. Bu araştırıcının Agrabâdhin adlı eserinde bazı bilgiler vardı. Sarımsak, kulak ağrılarında iltihabı gidericidir. 7 baş sarımsak alınır ve hepsi bir iğne ile delinir ve sonra bunlar zeytinyağında kavrulur, daha sonra çıkarılan yağ temizlenir ve bir şişeye konur. Sabah akşam kulak ağrısı için kulağa sürülür.

Ortaçağ İslam dünyasında sarımsak bitkisinin hem doğal, hem de kültüre şekli bilinirdi. Araplar bu droğu solucanlan öldürücü, yılan ısmğını tedavi edici, diş ağrılarını iyileştirici, menstuel anormallikleri düzeltici, kuvvet verici, deri rahatsızlıklarım giderici ve veteriner tıpta bazı rahatsızlıkları geçirici olarak kullandılar.

İslam dünyasının en ünlü hekimi İbn Sina (980-1037) da sarımsaktan sözetti. Yazar, Kanun adlı eserinde, besin maddeleri hakkında şunları yazar: “Bütün besin maddeleri kendi doğal sonuçları olarak ısı meydana getirir, çünkü onların kana dönüşmesi vücuttaki ısının (enerjinin) doğal olarak artmasına neden olur. Böylece, sindirimden sonra, hatta soğuk olan salata ve balkabağı bile vücutta ısı meydana getirir. Ancak bu sıcaklık, hatta, sindirimden ve değişmeden önce bile, drogların meydana getirdiği ısı ile aynı değildir. Vücut, tıbbi besin maddelerini değişikliğe uğratırken aynı zamanda, onların niteliklerini de değiştirir. Bu niteliksel değişme, ancak onların düzenli sindiriminden önce meydana gelir. Bu nedenle bazı tıbbi besin maddeleri sıcaktır ve vücutta derhal sıcaklık meydana getirir, örneğin sarımsak gibi…” diye yazmaktadır.

Yazar, sarımsağın, çocukların sindirim zayıflığında kullanıldığını belirtmektedir. Bunun için ayva suyu ile birlikte karıştırılmış sarımsak dişi ağız yolu ile çocuklara verilir. Yine süt ile fazla beslenmeden dolayı kusma olursa 4 adet ezilmiş sarımsak dişi ağız yolu ile kullanılır. Yine aşırı derecede soğukta ve karlı havada seyahat eden insanı sarımsakla tedavi etmek uygundur, çünkü drog ısı verir. Ayrıca soğan ve sarımsak, ağır bulanık su içmiş kimseye antidot olarak verilir.

Daha sonraki yıllarda ünlü botanikçi Ibn al-Baithar (1197-1248) içlerinde sarımsağın da bulunduğu 1400 bitki üzerinde çalışma yaptı.

Sarımsak, Ortaçağ’da Batı dünyasında da çok kullanıldı. Bu bitkiyi Romalılar, Almanya’ya getirdiler. Anglosaksonlar ve Almanlar, sarımsağı tanıyorlardı, ancak Allium sativum bitkisini diğer cinslerle karıştırmaktaydılar. Alman dialektinde bulunan Lauch kelimesi, birçok Allium türlerini kapsayan bir terimdi. Benedictine rahipleri sarımsak bitkisini manastır bahçelerinde yetiştirmeye başladılar. Nitekim sarımsağın veba ve diğer bulaşıcı hastalıklar için çok değerli bir ilaç olduğuna inanılmaktaydı. Charlemagne döneminde (M.S. 768-814), Breviarum rerum fîscalium adlı bir külliyat, sarımsağı hem baharat, hem de ilaç olarak kabul etti. Yine aynı dönemin diğer bir kanun kitabı Capitulare de villis, bazı Allium türlerini bildirmektedir. 9. yüzyılda İsviçre’deki St. Gailen manastırı’nın planında da, bitki bahçesi ile birlikte sebze bahçesi de vardır. Bu bahçede sarımsak da ekilirdi ve Allium sativum, Alias adıyla bilinirdi.

Ancak sarımsak Ortaçağ’da Orta Avrupa’da her yerde aynı şekilde sevilmedi. Örneğin Kral Büyük Otto (M.S. 912-973)’nun elçisi Bizans Sarayı’ndaki yemeklerde devamlı olarak kullanılan sarımsaktan nefret etmişti. Nitekim, bir raporunda, Bizans imparatorunun çok kötü olarak soğan ve sarımsak koktuğunu, her iki bitkinin de besinlerde fazla kullanıldığını bildirdi. Daha o dönemlerde elçinin sarımsağa karşı duyduğu antipati bugün bile Kuzey Avrupa’da devam etmektedir.

Yine Ortaçağ’da Kuzey Almanya’da söylenen bir söz, bu drog hakkında kullanılan mübalağalı bir ifadedir. “Fazla sıramsak yiyen bitlenir.” Ancak sarımsak baharat makamında soslara girer ve kızartılmış biftekte kullanılırdı. Bu drog, İngiltere’de çok az sevilirdi. Nitekim İngilizler, bu droğu kullanan İspanyolları sevmezlerdi. Hatta William Shakespeare, A. Midsummer night’s adlı bir yapıtında şöyle yazar: “Sevgili aktörler, soluğunuzun iyi kokması için, ne sarımsak, ne de soğan yiyin”, İngilizlerin sarımsakla ilgili fikirleri bugün de aynıdır. Fransız mutfağı sunan lokantalar bile yemeklerine çok az sarımsak koyarlar.

Ortaçağda İspanyollar sarımsağı çok kullanırlardı. Castilia Kralı III. Alphonse (M.S. 866-990) İspanyolların sarımsak yemelerini önlemek için, hacıların kutsal yeri olan Santiago de Compostela’da Olla potride adlı bir çorbanın kardeşliği sağlayıcı ulusal bir yemek olduğunu bir emirle bildirdi. Bu yemeğin bileşiminde kabak, havuç, soğan, biber, domuz eti, kuzu eti ve bir miktar da sarımsak vardı ve böylece sarımsak direkt olarak yenmiyor ve kötü kokusundan kurtulunuyordu. Marx Rumpott’un yazdığı bir yemek kitabında, hollopotrida adıyla tanımladığı bir çorbada 90 tane madde vardır ve içinde sarımsak da bulunur. Nitekim İspanya, sarımsağın ülkesi olarak kabul edildi. Macer Floridus’un 11. yüzyılda yazdığı bir didaktik şiirde, 77 tıbbi bitki arasında sarımsak da vardır. Bu ozanın Romalı Aemİlius Macer olduğu bilinmektedir.

Normandiya Dükü 1. Robert (M.S. 1010-1035), sarımsağın kullanımını savundu, 1. Robert, sarımsağın insanı ölümden kurtaran kötü kokulu bir drog olduğunu belirtti.

Yine Salerno Tıp Okulu, Ortaçağ Avrupasının en ünlü okullarmdandı. Carthage’lı Constantinus Africanus, çalışmalarının çoğunu bu okuldu yazdı. 1106’da Monte Cassino’da olan bu rahip-hekim, kitabının 1536’da Basle’da yayınlanan baskısında Allium’dan söz eder. Yine yazarın Alphita adlı kitabında da sarımsak vardır. Ayrıca Bingen’li Hildegard’ın Physica ve Causae et curae ve Albertus Magnus’un De virtutibus herbarum et animalium adlı kitaplarında da sarımsaktan söz edilir. Hildegard, sarımsağı sarılığa karşı kullandı. O dönemlerde, sarımsağın gül bahçelerinde ekilerek güllerin kokusunun orijinal olacağı bildirildi. Nitekim 19. yüzyılda buna benzer fikirler üzerinde duruldu ve üzüm bahçelerinde sarımsak ekilerek, daha kuvvetli aromatik kokulu üzüm sağlanacağı fîkri yaygınlaştı.

Allium sativum’a ait Almanca bir kelime olan Clobeloch, 13. yüzyıla ait olan Alman Vienmase yazmasında vardır. Yine 15. yüzyıla ait olan Wampen’li Eberhard’ın yazdığı Almanca Gothaer Arzneibuch’da (Pharmacopeia of Gotha), knuflok veya knoflok kelimeleri bulunur. 1244’de Danimarka’da Roeskilde’deki bir manastırda hekim ve rahip olarak çalışan Henrik Harpestrenk, bir bitki kitabı yazdı ve burada sarımsağın adını kloflok olarak kullandı. Fischer ise yazdığı Medieval Botany adlı kitabında bir yasal kodeks olan ve 1344 tarihli Weistum’un bazı bahçe bitkileri arasında sarımsağı da listekdiğini yazdı.

Yine Peter Schöffler tarafından 1485 ve 1591’de Mainz’de basılan Almanca adı Gard der Gesundhelt (sağlığın bahçesi) olan Hortus Sanitatis, önemli bir çalışma olup birçok bitki arasında sarımsağa da yer verdi.

15., 16., 17. yüzyılların botanikçileri ve hekimleri sarımsağı terapötik olarak kullandılar ve onu daha detaylı incelediler. Paracelsus (1493-1541), bu droğu, vebanın antidotu, ekspektoran, diüretik olarak içerden ve rektum (anüs) çıkması ve abseler için dışarıdan kullandı. Yine Latince adı Lonicerus olan Adam Lonitzer (1528-1586), Frankfiırtta hekimlik yaptı ve Latince’de 20 kez basılmış Latince ve Almanca yazdığı bir botanik kitabında sarımsak usaresini dışarıdan kullanılan bir ilaç olarak önerdi. Bu usare başa sürülünce bideri öldürüyordu. İçerden alındığı zaman zehirlere ve kurtiara etkili oluyordu. Bulaşıcı hastalıklara karşı etkili bir drog olduğu da bilinmekteydi. O çağlarda çok geçerli olan şu sözler droğa verilen önemi gösterir: “Sarımsak yersen çabuk ölmezsin”. Nitekim Basle kentinde, veba salgınlan olduğu zaman, düzenli olarak sarımsak yiyen Yahudilerin, diğer insanlardan daha az bu hastalığa yakalandıkları ve ölüm oranının çok düşük olduğu görüldü. Halk arasında sirkeli ve şaraplı sarımsak terkipleri kullanılırdı ve vinaigre des quatres voleurs adıyla bilinirdi ki bu ad dört hırsız sirkesi anlamına gelir. Çünkü bu terkip dört hırsız tarafından bulunmuştu.

Ünlü Alman hekimi Hieronymus Bock (1498-1558), 1539’da Strassburg’da basılan Nevv Kreutterbuch adlı kitabında, sarımsağın koktuğunu, ancak börçok rahatsızlığa iyi geldiğini belirtir. Baştaki kepeği ve lekeleri alır, karın gazlarını giderir, idrarı arttırır, öksürüğü durdurur, bütün zehirleri alır ve vücudu kuvvedendirir.

Yine Almanya’da İngolstadt ve Tübingen’de profesör olan ve botaniğin babası olarak kabul edilen Leonhard  Fuchs   (1501-1566),   1543’de  yayınlanan New Kreüterbuch adlı kitabında (Yeni biddler kitabı), sarımsak hakkında aynı bilgileri verdi. Bu kitabın Latince baskısı Historia Stripium adıyla yayınlandı.

Bu arada Alman imparatorları Ferdinand ve II.Maximilian’ın 1554-1562’de saray hekimi olan Pier Andrea Mattioli (1501-1577) (Matthiolus)’nin> Kreüterbuch (Biddler kitabı) adlı kitabında, bu konu ile ilgili bazı bilgiler vardır. Mattiıiolus’a göre, bu drog yalnız baharat değil, aynı zamanda bir ilaçtır. Mideyi ısıtır, kabızlığı ve gazı giderir. Bu arada sarımsak yemek, barsak kurüarını öldürür. Eğer brandy’li sarımsak yenirse böbrek taşlan düşer. Beyaz şaraplı sarımsak, idrar artüncıdır. Çiğ veya pişmiş sarımsak sarılıktan sonraki sarı rengi alır. Yine Bergzabern’li bir hekim olan Jacobus Theodorus Tabernaemontanus (1520-1590), Neve Kreüterbuch adlı kitabında, böbrek taşlarının giderilmesi için sarımsak kullandı. Bunun için beyaz şarapta 3 baş sarımsak ezilir, karıştırılır ve bu karışım böbrek taşlarını gidermek için hastaya verilir.

Yine ünlü bir botanikçi ve hekim olan Otto Brunfels (1488-1534), tıbbi bidelerin resimlerini de içeren bir bidd kitabı yazdı. Bu kitabın Latince baskısı Herbarum vivae eicones adıyla yayınlandı. Daha sonra ise Contrafayt Kreüterbuch adıyla Almanca baskısı çıktı. Yazar, bu kitabında, sarımsağın hem ilaç hem de baharat olarak değerinin bulunduğunu bildirir. Ayrıca Belçikalı (Antvverp’den) Carolus Clusius (1526-1609) (gerçek adı Charles de L’ Escluse’dir). Rariorum plantarum historia adlı tıbbi bitkilerle ilgili bir kitap yazdı. Yazar bu kitapta çeşidi Allium türlerinin kıyaslamalı olarak özelliklerini sıraladı. Bu arada diğer bir araştırıcı olan Junius Rembett Dodoens (1507-1585), Fransızca olarak 1557’de yayınlanan Histoire des plantes adlı kitabında aynı özelliklere değindi.

17.    yüzyılda. İngiliz araştırıcı, Nicholas Culpaper (1616-1654), tıbbi bitkiler üzerinde 1649’da çok popüler bir kitap yazdı ve sarımsağın Tanrı Mars’ın bitkisi olduğunu bildirdi. Bu fikir, ilkçağlardan gelen düşünce sistemiydi. Çünkü o dönemlerde askerler, sarımsağı cesaret ve kuvvet için yerlerdi. Bu dönemde sarımsak bitkisel kitaplarda vardı, ancak farmakopelerde nadiren bulunuyordu. Genellikle halk ilacı olarak kaldı.

1663’de Johan Joachim Becher tarafından yayınlanan Parnassus medicinalis iilustratus adlı bir bitki kitabı, allium türlerinin tıbbi etkilerini verir.

Allium sativum, 17. yüzyılda bazı ilaç listelerinde de vardır. 1450 tarihli Frankfurter Liste adlı bir eczacılık kitabında olduğu gibi, yine 1682 tarihli bir eczacılıkla ilgili fiyat listesinde de bulunur. Ayrıca 1741 tarihli Würtemberg Farmakopesinde de Radix Allii sativi adıyla yer alır.

18.    ve 19. yüzyıllarda sanmsağı en çok inceleyen doktorlar, Geoffroy, Hecker, Clarus ve Osianderdi. Bunlardan Geoffroy, 1761’de onu bir ilaç olarak kabul ederken, Osiander, 1829’da bir halk ilacı olarak değerlendirildi. Clarus ise 1815’de sarımsağı bir stomachic (midevi) ve antiscorbutic (skorbüte karşı) olarak lavman şeklinde kullandı. Ayrıca aynı yazar barsak kurtlarını giderici olarak kabul etti. Yine sanmsağı daha detaylı inceleyen Hecker, bu droğu 1815’lerde midevi, karın gazlarını ve ağrılarını giderici ve diğer sindirim rahatsızlıklarına karşı bir ilaç olarak kullandı. Yine aynı yazar bu muhteşem ilaçtan histerik durumlarda, idrar yollan rahatsızlıklarında ve ekspektoran (göğüs yumuşatıcı) olarak yararlandı ve bazı reçeteler hazırladı. Ayrıca derideki lekelere ve dökülmelere karşı kullandığı gibi, sanmsak ekstresine emdirilmiş pamuğu iltihab ve ağn giderici olarak 5-6 kez kulağa uyguladı.

Sarımsağın geleneksel halk tıbbında kullanılması özellikle dini inanışlar ve mistik efsanelerle bağlantılıdır. Bu inanışlar ilkçağlardanberi görülür. Nitekim o dönemlerde balıkçılar ve denizciler, sanmsağı, hastalıklardan ve kötü ruhlardan korunmak için muska olarak kullanırlardı. Bu mistik uygulamalar özellikle deniz ülkelerinde, örneğin Yunanistan’da ve Akdeniz ülkelerinde bugün de çok yaygındır. Yine küçük çocuklar kötü ruhları çıkarmak için sarımsak gerdanlıklan takmaktadırlar. Polonya’da ise Yahudiler, hasta çocukların boyunlarına şeytanlardan korumak için sarımsak takarlardı. Yine Polonya köylüleri birkaç baş sanmsağı ceplerinde taşırlardı ve böylece droğun kötü kokusunun hastalığı vücuttan çıkaracağına inanırlardı.

19. yüzyılın sonlarında kuşların ekilmiş tarlalardan sanmsak tohumlan ile kovulacağı inanışı vardı. Ayrıca kuvvetli sarımsak kokusunun yüksek düzeyde insanları örneğin prensleri şeytandan koruyacağına inanılırdı. Bu gelenek Fransa’dan gelir. IV. Henry (1589-1610), kötü ruhları uzaklaşürmak için şarap ve sarımsak yağı kanşımı ile yağlanırdı. Fransa’nın diğer prensleri de böyle yağlandılar.

Evcil hayvanlar da sarımsakla yağlanırlardı. Bohemya’da köpekler, horozlar ve kazlar noel gecesi sarımsakla beslenirlerdi. Böylece bu hayvanlardan şeytan uzaklaştınlabilirdi.

Sarımsak, Amerika’ya İspanyollar yoluyla geçti. Yine Avrupa’da kötü ruhların bir yere girişini önlemek için sarımsak ve kabak saplan bir kapta pişirilirdi. Sonra bu karışım odayı temizlemek için kullanılan suya konurdu. Ölümden sonra evin bütün eşyaları bu karışımla dezenfekte edilirdi. Böylece bu operasyonla Kuzey ve Güney Avrupa’da ölünün sık sık eve uğramayacağına inanılırdı. Ölünün vampir olduğu ve sarımsakla uzaklaştırılabildiği sanılırdı. Nitekim sarımsağa hayat ağacının tomurcuğu veya fena kokulu gül adı verildi. Bram Stoker’ın yazdığı yaşlı vampirle ilgili Dracula adlı öyküden bazı bilgileri aktarabiliriz: “Güzel Lucy’nin kanım Vampir’in emmesinden korumak için, profesör bütün odayı sarımsakla örttü ve sarımsak soğanlarıyla onun yatağını dekore etti. Böylece odanın her tarafı sarımsak kokusuyla dolmuştu. Ancak evin hizmetçisi kötü kokulu sarımsakları odadan attı ve odayı havalandırmak için pencereleri ve kapıları açtı. Ertesi sabah vampirin Lucy’nin kanını emdiği anlaşıldı ve kan nakli ile kurtarılabildi.”

Yine 19. yüzyılda Slovakyalılara göre sarımsak, sihri inanışlarda ve halk tıbbında önemli bir rol oynardı. Nitekim halk arasında bazı tıbbi kullanımlar uygulanırdı. Barsak kurtları için bir bardak cinin üzerine sarımsak usaresi içmek iyi bir tedavi yöntemiydi. Yine bunun için süt ve sarımsak karışımı kullanılırdı. Bosnian sava’da 19. yüzyıl sonlarında yaşayan Bosic adlı bir köylü epilepsi (sar’a) için sarımsağı önerdi. Ayrıca, köpek ısırığına karşı sarımsak yenirse kuduz olmaktan kurtulunurdu. Yine sarılık ve kolera tedavisinde sarımsak dışarıdan sürülür veya keskin kokusundan yararlanılırdı.

Yine Sibirya’da, bölge yerlileri sarımsak veya Tcheremissa diye adlandırdıkları bazı Allium türlerini toplarlar ve hastaların tedavisinde kullanırlardı.

Avrupa’nın Güney bölgelerinde ise tarla işçileri sudan gelebilecek infeksiyonlara karşı kendilerini korumak için içme suyunu sarımsakla beraber içerlerdi.

Çekoslavakya’da Erzgebirge köylüleri yıllarca baharatlı sarımsak çorbası içtiler. İki avuç dolusu çok iyi temizlenmiş sarımsak, tereyağı ve tuzla bir süre su dolu bir kapta kaynatılırdı. Bu karışımın sığır etsuyuna benzer bir tadı vardı. Çorba, kızarmış ekmek parçaları konarak yenirdi ve aile sağlığını korurdu. Çorba, yanakları kırmızı yapar, eklemleri kuvvetlendirir ve eve nadiren doktor çağrılırdı.

Ayrıca kuzey İtalya’da Allium sativum fazla içki içmiş kişiye mükemmel bir ilaç olarak verilirdi. Bir çorba kaşığı alkollü kişinin aldığı ezilmiş sarımsak, sinirsel bir etki gösterirdi. Bu drog bu yörede mide hastalıkları için de kullanılırdı. Yine bu görkemli drog, Rus ve Hint halk tıbbında büyük bir popülariteye sahiptir. Nitekim sarımsaklı bileşikler az bir değişimle hep aym kalmaktadırlar.

Hindistan’da sarımsak, şurup kıvamına kadar şekerle kaynatılır ve astımda bir çay kaşığı ile hastaya verilir. Kolera tedavisinde, ya sarımsak Öylece yenir ya da 6 çorba kaşığı havlıcan, 5 çorba kaşığı sarımsak ve birkaç çay kaşığı tuz, güneşte 14 gün tutulur. Yine sarılık için, astımda olduğu şekilde kullanılır. Hindiler sarımsağı, malaryaya (sıtma) karşı da yerler. Ayrıca böcek ısırıkları, sarımsak, tuz, sirke veya tuzdan oluşan bir lapa ile tedavi edilir. Yine yaralar, deri ülserleri, iltihaplar, keten tohumu yağında kızartılmış sarımsakla iyileştirilirler. Aynı tip rahatsızlıklar için bal ve suyla karıştırılmış sarımsak terkibi kullanılır. Diş ağrısı için, bir parça sarımsak kulaklara uygulanır.

Ayrıca ezilmiş tırnak ve parmaklara ezilmiş sarımsak uygulanır. Yine derideki cerahatli kısımlara sarımsak usaresi sürülür.

Rusya’da ballı sarımsak öksürüğe karşı kullanılır. Yine çok inatçı öksürük için bal ve mahleple beraber ezilerek karıştırılmış sarımsak karışımı gereklidir. Ayrıca anjin ve öksürük için sarımsak ve donyağı pomat şeklinde hazırlanır, boyun ve göğse sürülür. Diğer taraftan Rus halk tıbbında sarımsak, barsak kurtları ve kolera için kullanılır.

Balkan yarımadasında, sarımsak, bereket, sağlık ve zenginlik sembolüdür. Bu bakımdan bu muhteşem ilacın Fransız mutfağında olduğu kadar Balkan ülkelerinin mutfağında da önemli bir yeri vardır. Bu ülkelerin halkı bu besini mutfaklarında depo ederler. Jonathan Svvift’e göre, her insan uzun yaşamayı arzu eder. Fakat hiç kimse yaşlanmak istemez. Sarımsak bu duruma karşı bir ilaçtır. Akdeniz bölgesinde sarımsağın kötü kokusu zambak kokusuyla giderilir. Bir Fransız yazarı olan Raspail, sarımsağı fakir insanın kâfuru olarak adlandırdı.

Sarımsak, eski dönemlerden beri Türkler tarafından kullanılan önemli bir ilaç ve mutfaktan eksik etmedikleri değerli bir baharattır. Öyle ki fena kokmasına rağmen Türkler bu droğa çok büyük önem vermişlerdir.

Uygurlar döneminde 8. yüzyılda Asya Türlderi yoğurdu tedavide kullandılar. Kolitde yoğurdu sarımsak kabuğu ve köküyle karıştırarak hastaya verirlerdi.

Karahanlılar döneminde ise 11. yüzyılda Kaşgarh Mahmud’un 1069-1073 tarihleri arasında Bağdat’ta yazdığı Divân-ı Lügat it-Türk adlı eserde beslenme konusunda çeşidi bilgiler verilirken, Türklerin bazı sebzelerin ziraatini yaptıkları belirtilmektedir. Bunlar arasında ıspanak, kamıbahar, kabak, turp, havuç, soğan, sarımsak, patlıcan, hardal, kara pazı, şalgam vb.’lan vardır.

Selçuklu dönemi, Türk Tarihi, İslam tarihi ve hatta dünya tarihi bakımından bör dönem noktasıdır. Türkler şimdi olduğu gibi Selçuklu döneminde de yiyeceklerini hayvanlardan ve bitkilerden sağlıyorlardı. Bu dönemde Türklerin en sevdiği yemeklerden biri de Tutmaç olup; bedeni kuvvetlendirici ve uzun süre tok tutucudur. Bu yemeğin ana malzemesini buğday unu ve et oluşturur. Undan hazırlanan hamur, yufka gibi açılır, sonra açılan hamur bıçakla baklava biçiminde kesilirdi. Bu parçalara et parçalan konur ve kapatılırdı. Daha sonra bol su ile pişirilen tutmaca sarımsakla karıştırılmış yoğurt katılırdı. Bu yemek gibi birkaç yemek de sarımsaklı yoğurda yenirdi.

Yine 13. yüzyılda ünlü Türk düşünürü Mevlâna Celâleddin Rumî, Mesnevisi’nde patlıcanın sarımsak ve sirkeyle yendiğini şöyle belirtir: “Padıcanın eşi, dostu nedir? Ya sirke, ya sarımsak.”

Sarımsak, Osmanlılar zamanında da hem bir ilaç, hem de baharat olarak kullanıldı. Nitekim 15. yüzyılda Fatih Sultan Mehmed döneminde saray mutfağında kullanılan birçok gıda maddesi arasında, sarımsak da vardı. Bu dönemin önemli hekimlerinden Halimî’nin, Kitab-i Faris-i manzûm-i L-il Halimi adlı eserinde sarımsakla ilgili bazı bilgiler de vardır. Hekim Halimi bilgin, yazar ve birçok dilleri bilen bir hekimdi. Kuvvetli Arapça ve Farsça bilen Halimi, aslen Amasyalı olup tıp öğrenimini Amasya Darüşşifa’sında yaptı. Diğer eserleri arasında Fatih Sultan Mehmed adına yazdığı ve Farsça dizeler halinde düzenlenmiş olan Lutf-u Mehemmed Han adlı tıbbi bir kitabı ile Kaside-i tâiye Şerhi adlı başka bir eseri vardır. Uzun adı Lütfullah b.Yusufîy-ül Halimi olan Halimî’nin sarımsaktan sözeden eseri, Farsça olup birinci kısmı kuramsal, ikinci kısmı ise pratik bilgileri verir. Fatih Camii Kütüphanesi No3639’da kayıüı olan bu kitap, 1458’de yazılmış olup 259 yapraktır. Bu eserde birçok hastalıklar ve bunlar için kullanılacak ilaç tertipleri vardır. Bunlardan bir tanesi solucanları ve diğer küçük askaridleri öldürmek ve düşürmek için kullanılır. 18. Satırdan ibaret olan bu ilaç terkibinde geçen ilaçların adları şunlardır:

Beyaz dut ağacı kabuğu
Eğrelti otu
Mavi gece safası tohumu
Mısır anasonu
Dağ kerevizi
Yabani kekik
Koyun yavşanı
Lâhna
Karpuz suyu
Sirke
Şap
Adasoğanı
Adi nane
Küçük kuzu kulağı
Eftimon
Sarımsak
Bakla tohumu

Yine sarımsak Fatih Sultan Mehmed döneminde saray mutfağında çok kullanılan bir baharattı. Öyle ki padişahın yediği kızartma ve tavuğa piyazla beraber konurdu. Aynca yoğurt ve yumurtalı lapaya da eklenirdi.

Bu arada Fatih Sultan Mehmed döneminde İstanbul’a her taraftan gıda maddeleri gelirdi. Öyle ki İstanbul, sebzeler dışında, yakın yerlerden gelen gıda maddeleriyle geçinirdi. Bu dönemde saray mutfağında kullanılan gıda maddelerinin önemli bir kısmı aşağıdadır.

Hububat ve Unlu Maddeler: Bulgur, pirinç, un, mercimek, nişasta, nohut.

Su: Bazen Uludağ’dan kar halinde de gelirdi.

Sebzeler: Pırasa, lahana, ıspanak, pazı, şalgam, hıyar, soğan.

Yağlar: Zeytinyağı, kuyruk yağı.

Baharat: Misk, safran, zeytin, maydanoz, hardal, sarımsak, kişniş, nane, kimyon, eflak tuzu, sakız, sirke, biber, tarçın, karanfil, anber.

Hayvansal Gıdalar: Yumurta, tavuk, peynir, süt, yoğurt, kaymak, istiridye, karides, paça, tadı su balığı, kaz, sığır işkembesi, bal, av kuşları v.b.’lan.

Yine sarımsak Osmanlı mutfağında olduğu kadar, geleneksel halk ilaçları arasında da baş köşeyi işgal ederdi. Bilindiği gibi Osmanlı tıbbında İslam tıbbının bazı esasları uygulanırdı. Bu esaslara göre insan vücudunda kan, sarı safra, kara safra ve balgam denen dört hılt (humor, sıvı) bulunurdu. Bunlar arasındaki dengesizlik, hastalık meydana getirirdi. Yiyecek ve içecekler organizmada bu sıvıların oluşmasına neden olurlar. Sıvılar sindirilmiş besinlerden olur ve yiyeceklerin özellikleri sıvıların özelliklerini saptarlar.

Osmanlı tıbbında beslenme, sindirim ve diet konulan sağlık ve hastalık açısından büyük önem taşırlar. Uygun beslenme sağlık açısından önemlidir ve hıltların dengesini sağlayarak sağlıklı bir ortam oluşturur. İnsanın beslenmesi için gerekli gıdalardan bazılarının kuvvetleri çok, bazılarının ise azdır. Yemeklerin zıt olanını yemek de önemlidir. Örneğin marul, kabuk v.b.’lan gibi sebzeler yenirse bunların zararından kurtulmak için üzerlerine sarımsak, soğan, nane vb.’lan gibi droglar alınmalıdır. Yine besinler sıcak veya soğuk tabiatlı olabilirler. Örneğin marul, kabak, v.b.’lan soğuk tabiadı sebzelerdir. Sıcak maddeler ise yemeklere konan baharatlar olup bunlar, zencefil, biber, kuru kişniş, kimyon, tarçın, soğan, sarımsak v.b.’larıdır. Yine mevsimlerin yemeklerle ilişkisi olup, ilkbaharda kan yapıcı maddeler alınmalıdır. Yazın ise safra yapan yiyecekler alınmamalıdır. Yazın soğukluk veren besinler kullanılmalıdır. Bu mevsimde baharatiı yiyecekler yenmemelidir. Sonbaharda kuru ve tuzlu maddeler alınmamalıdır. Kış mevsimi balgamı arttırıcıdır ve bu nedenle sarımsak, soğan yenmeli, baharatlı yemekler tercih edilmelidir. Kebap çeşideri, pirinç yemekleri ve tatlılar da yenilmelidir. Bu dönemlerde kokulu ot ve baharaüara ıssı ot da denirdi.

Bütün bu kullanılan Osmanlı Sarayı’ndaki yemeklerle bugünün Anadolu’sundaki yemek çeşideri arasında bir benzerlik bulunmaktadır. Topkapı Sarayı’na ait mevsimlere göre düzenlenen yemek listelerinde, dört mevsime uygun gıdalar görülmektedir. Bunlar arasında sarımsak da vardır. Bu muhteşem drog, ilkbahar, yaz ve sonbahar listelerinde yoktur. Fakat kış listesinde Perşembe gününe ait yemek çeşitleri arasında bulunur: bugüne ait yemek isimleri arasında şunlar vardır: Sarımsaklı dâne (tane) pirinç, pırasa kalyesi, köfte kebâb, sâde pirinçsiz tavuk çorbası, tavuk kebâb.

Yine 16. yüzyılda Hekim Nidâî (? -?)’nin yazdığı Menâfi ün Nâs adlı Türkçe tıbbi yazmada sarımsaktan da sözedilir. Nitekim sarımsak yarım başağrısına kullanılır. Bunun için birkaç diş sarımsak dövülür, sonra suyu sıkılır ve bu sudan buruna çekilir.

Sarımsak 17. yüzyılda da ülkemizde çok kullanılırdı. Hekim Zeyhelâbidin bin Halil (? – 1646)’in Şifâ al-Fu’âd li Hazret-i Sultan Murad adlı eseri, 17.y.y.’da Sultan Murat IV (1623-1640) adına yazılmış olup çeşidi gıdalardan ve yiyecek ve giyeceklerle ilgili halk sağlığı bilgilerinden bahsetmektedir ve 15 fasıl (kısım)dır. Bu kitapta sarımsakla ilgili bazı bilgiler vardır.

Kitabın dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci bölümlerinde gıda maddesi olarak kullanılan sıcak ve soğukkanlı hayvanların ederinden söz edilmektedir. Yazar, dördüncü fasılda: “Koyun eti insanın mizacına muvafıktır (uygundur). Bir yaşında koyuna tavuklu derler. Koyun eti tiz hazmolur, parça, başdan latifdir, işkembe, sirke ve sarımsakla İslah edilir. Hayvanın içinde olan azasından taşrada olan azası latifdir. Koyun eti kanı ziyade edüb adamın hararetini arttırır ve dahi bedene kuvvet verir. Koyun etini kebab edip yemelidir” demekte ve daha sonra keçi eti, oğlak eti ve buzağı etinin de bedeni kuvvetlendirdiğini bildirmektedir. Yazar, ayrıca buzağı etinin, sığır, koç ve keçi etlerinden daha iyi olduğunu belirtmektedir.

Zeynelâbidin bin Halil, kitabın onbirinci faslında, bazı sebzelerden ve yararlarından söz etmektedir. Bu ünlü hekim, marul hakkında “Marul, tiz hazmolur, adamın uykusunu getürür, marulu çok yemek, göze zarar verir, hatunların sütünü arttırır” diye yazmaktadır. Gerçekten de marul, Lactuca sativa L. (Compositae) bitkisinin yapraklan olup çok eski zamanlardan beri Anadolu’da yetiştirilmektedir. Nitekim marul (Herba Lactucae sativae), bugün de başağrısım kesici, süt arttırıcı ve hafif müshil etkilere sahiptir. Ayrıca sebze olarak revaçtadır ve Bostan Marulu olarak da bilinir. Yazar, kereviz hakkında da çok değerli bilgiler vermektedir: “Kereviz, sidüğü tutulan adama verseler, bevlin (idrarın) yolunu açub sakin eder ve dahi ağız kokusunu güzel eder, adamın zekasını arttırıp hafızasını ziyade eder, soğuktan olan diş ağrısına dahi nâfıdir”. Gerçekten de kereviz bugün de idrar arttırıcı, gaz söktürücü olarak kullanılır. Zeyne-lâbidin bin Halil, maydanoz, semizotu, tere, ıspanak, pazı, lahana, kabak, nane, patlıcan, turp, şalgam, havuç, soğan ve sarımsak hakkında da bilgiler verir: “Maydanoz, ağız kokusunu keser, taamı (yemeği) tiz hazmettirir, böbrek taşını eritir. Ispanak yemek, muvafıkdır, ama adama hararet verüb suyu ziyade ıçürür. Pazı, öksürüğe nâfıdir. Kabak, mide içinde durmayup tiz çıkar, balgamdan hasıl olan yaramaz illetleri giderir. Dimağı çevik edüb aklı ziyade eder. Nane, mideye kuvvet verir, balgamı kat’eder (keser). Batlıcan (padıcan), eğer yağ içinde pişirilirse yumuşaklık verir. Turb (turp), mideye kuvvet verir. Şalgam, geç hazmolur, semizotu ile pişirmelidir. Havuç, etibbâ buna zenebilül arz (arzın zencebili) derler. Soğan, gıdaiyeti çoktur, balgamı keser. Sarımsak, akrep sokana nâfıdir (yararlıdır).

Sarımsak bitkisinden bazı botanik kitaplarında da önemli bir bitki olarak sözedilir. İbrahim Hakkı’nın 1927 tarihinde yazdığı Nebatlar İlmi adındaki kitapta, sarımsak hakkında şunlar yazılıdır: “Menşei (kaynağı) Orta Asya olan bu nebat, topraktan çıkarıldığı zaman yaprakları koparılıp atılmaz, saç örer gibi örmek suretiyle dizi haline getirilir. Sarımsak çiçekleri meyva meydana getirirler ve küçük, beyaz renkte olup sarımsağın kokusunu taşırlar. Meyvelerinden sarımsak nebatı (bitkisi) husule geldiği (meydana geldiği) gibi, bu tomurcuklar de ekildiği zaman yine sarımsak nebatı olur. Bir sarımsak nebatı birçok dişler vücuda getirir ve her diş toprağa dikilince yeni bir sarımsak nebatı olur. Sarımsak yakıcı bir lezzete sahiptir ve bu, özellikle havi olduğu (taşıdığı) maddelerin tesiriyledir.

Yine Şerafeddin Mağmumi’nin 1910 tarihli Kamus-u Tıbbi adlı sözlüğünde sarımsak hakkında şunlar yazılıdır: “Ail: sarımsak, bir cins nebat olup gayet keskin bir uçucu yağ hâvidir. Yemeklere baharat olarak katılır. Dahilen tenbih edici (uyarıcı)dir.

Sarımsak, önemli bir baharat ve ilaç olarak macun denilen preparatların da bileşimine girerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nda Topkapı Sarayı’nda hekimbaşılar ve yanlarında çalışan diğer.hekim, cerrah, kehhal (göz hekimi) ve eczacılar, hem sarayın, hem de halkın sağlığı ile ilgilenirlerdi. Sarayda hazırlanan ilaçlarda çok ünlüydüler ve halk da bunlara rağbet ederdi. Bu ilaçlar arasında kırmız, hazine yağı, bazı macunlar ve şerbetier vardı. Macunlar çeşidi şekilde hazırlanırdı. Bunlar arasında Padişah Kuvvet Macunları önemliydi. Nitekim macun tipi preparatlar bugünün übbında da kullanılmakta olup tarihi ilk çağlara kadar gider. Şerbeder de cinslerine göre, özelliklerinden yararlanılan preparadardı. Özellikle Topkapı Sarayı’nda bu cins ilaçlar çok yapılır ve bunların hazırlanması merasime tabi olurdu. Padişaha ait ilaçlar başkalarının huzurunda ve hekimbaşı tarafından hazırlanırdı. Sonra süslü kaplara konur, üzerleri kumaşla sarılırdı. Başlala ile birlikte hekimbaşı tarafından mühürlenerek takdim olunurdu. Bu ilaçlardan kırmız, bir uzman önderliğinde, enderunda ilkbaharda yapılmaya başlanır ve özenle hazırlanırdı. Halk, kırmızı, saray mensuplarına başvurarak saraydan elde edebilirdi. Kırmız dışarıda yapılmaz ve satılmazdı. Kırmız’ın bileşiminde diğer droglarla beraber sarımsak da vardı. Kırmızın hazırlanması genellikle şöyledir: Gelincik çiçeği (5 okka) yıkanır. İçi sırlı büyük bir kavanoza konur ve üzerine 1500 tane limon sıkılırdı. Karışımın kabarmaması için arasıra karıştırılır ve 40 gün bekletilirdi. Daha sonra bunun için kımız, 50 dirhem, lacivert çivi t, ağaç kavunu çekirdeği, şeftali çekirdeği, ak zencefil, hindistan cevizi, sarımsak, papatya, pelin, biberiye, şahtere, ekşi nar kabuğu, oğul otu, beşer dirhem, maştaki, tatlı turunç kabuğu, hünnab kurusu, gül kurusu, tarçın, deniz kadayıfı, limon çiçeği, sinameki, havlıcan, mercan kükü, ak zambak, onar dirhem, yeni bahar, ada çayı yirmişer dirhem, yasemin çiçeği, hatmi çiçeği, ıhlamur, kantaron, nane, yirmibeşer dirhem, kebabiye, anason, .çörekotu, altınbaş tiryak, mahmudiye, şeftali çiçeği, rezene, ağaç salkımı çiçeği, beşer dirhem, ödağacı, hint yağı, dörder dirhem, ak amber, iki dirhem, şeker, üç okka, gülsuyu, bir okka, çiçek suyu 200 dirhem, süzülmüş bal, 100 dirhem, şam nöbet şekeri, 100 dirhem, sümüklü böcek, dokuz tane gibi droglar konur ve güneşte yedi ay tutulurdu. Daha sonra karışım süzülür ve şişelere konurdu. Kırmız, sar’a hastalığına karşı kullanıldığı gibi, kalbi kuvvetlendirir. Ayrıca bayılmaya karşı verilirdi ve vücudu kuvvetiendiriciydi.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Kulak ağrısında bir diş sarımsak pişirilir, zeytinyağına batırılır ve kulağa konur.
2- Kulak ağrısında sarımsak kulağa sarılır.
3- Yine kulak ağrısında sarımsak suyu damlatılır.
4- Kulak ağrısı için sarımsak ve öd döğülerek bu sıvı kısım kulağa damlatılır.
5- Başağnsına karşı sarımsak suyu buruna çekilir.
6- Diş ağrısına karşı ağrıyan diş kısmı 1 diş sarımsak ile ovulur.
7- Üzümle sarımsak kaynatılır ve gargara yapılır. Yine diğer ağrıyan kısımlar için sarımsak, zeytinyağına bırakılıp pelteleştirilir ve meydana gelen yağ ağrıyan yere sürülür.
8- Sarımsak yağının banyosu romatizmaya iyi gelir.
9- Kronik mafsal rahatsızlıklarında, kol ve bacak karıncalanması olaylarında aç karnına günde bir sarımsak alınması gerekir.
10- Sancılanan insana sarımsak suyu içirilir.
11- Doğumdan sonra çocuğun gözlerine göz hastalıklarını önlemek için sarımsak suyu ile sürme çekilir.
12- Arpacığın üzerine sarımsak sürülür.
13- Toz şeker, sarımsakla dövülür ve göz kapaklarına sürülürse gözdeki kırmızılıklar kaybolur.
14- Saçkıran (saç kelliği) denen deri rahatsızlıklarında sarımsak sürülür. Bunun için saçın döküldüğü deri hafifçe çizilir ve bu çiziklere ortasından kesilmiş bir diş sarımsak kuvvetle sürülür.
15- 1 baş sarımsak dövülür, bir fincan zeytinyağı ile karıştırılır ve saç diplerine sürülür.
16- Ekzemaya karşı 3-5 baş sarımsak dövülür, suyu çıkarılır ve sürülür.
17- Ateş düşürücü olarak bir baş sarımsak, bir miktar alkolde bir ay bekletilir ve bu sıvıdan bir bardak suya birkaç damla eklenerek hastaya içirilir.
18- Ateşli hastaya sarımsaklı yoğurt sürülür. Soğuk algınlığında ise enginar yaprağı ve sarımsak dövülür, torba yoğurdunun içine karıştırılır. Bu karışım, iki tülbent arasına konularak hastanın bileklerine ve ayaklarının altına uygulanır.
19- Sıtma tedavisinde üç diş sarımsak tırnak dokunmadan soyulur ve üç gece soğukta bırakılır. Bunlar üç sabah hastaya yutturulur.
20- 250 gr.sarımsak, havanda ezilir, suyu çıkarılır, bu sıvı kısım tülbentten süzülür ve sıtmalı hastaya içirilir. Bir baş sanmsak, bol tuzla dövülür, sirke ile karıştırılır, üç gün sabahlan sıtmalı hastaya içirilir. Yine sanmsak, kimyon ve tuz karıştırılıp sıtmalı hastaya yedirilir.
21- Nezleye karşı bir diş sarımsak tuzla ezilir, bir su bardağı su ile karıştırılır ve ince bir tülbentten süzülür. Bu tuzlu su buruna çekilir.
22- Öksürüğe karşı sarımsak pişirilip yenir.
23- Göğsü yumuşatmak için birkaç diş soyulmuş sarımsak, bir cezve sütle kaynatılır, süzülür, süzüntüye birkaç kaşık bal konarak hastaya içirilir.
24- Nefes darlığı için az miktarda bal, yine bir miktar sarımsak ve zeytinyağında kavrulup yenir.
25- Tüberküloz tedavisinde sabahlan aç karnına sarımsak yenir.
26- Bir miktar sarımsak ve su imbikten çekilir. Sabahları birkaç damla vereme karşı içilir.
27- Tansiyon düşürücü olarak hergün 1-2 diş sarımsak yenir.
28- Birkaç diş sarımsak zeytinyağında ezilip tansiyon için içilir.
29- Tansiyon düşürmek için yoğurda az oranda su eklenerek ayran yapılır ve bu ayran, rendelenmiş sarımsak üzerine eklenir. Bu sarımsaklı ayrandan hergün bir bardak içilir ve bu tedaviye 1 hafta devam edilir. Bu terkip halk arasında çok kullanılan ve yemekler arasında içilen bir ayran çeşididir.
30- Damar serdiğinde 10-20 baş sarımsak dövülür ve suyu çıkarılır. Sarımsak suyundan hergün aç karnına 1-3 çay kaşığı içilir.
31- Sarımsaklı yoğurt, yumurta ile çırpılır, felçli kısma sarılır.
32- El, ayak titremesi için bol sarımsak yenir.
33- Hazmsızlık için bir miktar sarımsak kaynatılır, bu sudan arpa unu ile hap yapılır ve bir miktar yutulur.
34- Zayıf kimselere de kuvvetlendirmek için sarımsak verilir.
35- Barsak bozukluklarında yedi gün sabahlan kahvaltıdan önce üçer diş sarımsak yutulur.
36- İshale karşı beş tane mazı, 5 diş sarımsak, ateş üzerinde gözlenip dövülür, hap yapılarak günde dört tane alınır.
37- Barsak parazitlerine karşı ise sarımsak dövülüp yenir.
38- Barsak parazitlerinde aç karmna 100 gr. kabak çekirdeği içi ve sonra sarımsaklı yoğurt yenir.
39- Basur tedavisinde ise sarımsak suda kaynatılıp buharına oturtulur.
40- Basurda sanmsak dövülüp kahve ile karıştırılır ve ufak haplar yapılarak aç karnına 1-2 tane hastaya verilir.
41- Sanlık tedavisinde dil altına iğne ile delinmiş sarımsak konur. Çünkü bu droğun vücuda giren kötü ruhları çıkardığına inanılır. Sarımsağın iğne ile delinmesi keskin kokusunun daha fazlalaşması ve böylece daha etkili olması içindir.
42- Sanmsak, sarılıklı hastanın başına konur. Gece yatarken 3-5 tane sarımsak yenir, sabahleyin buruna sirke çekilir. Ayrıca iyileşmesi için hamamda sarılıklı hastamn vücuduna sarımsaklı yoğurt sürülür.
43- İdrar zorluğunda sarımsak hergün yenir.
44- İdrar zorluğunda şarapla sanmsak suyu kaynatılıp bu suyla kasığa ve vulvaya masaj yapılır.
45- Şeker hastalığında sabahları ufak bir parça yutulur.
46- Güneş çarpmasında sarımsak, soğan ve söğüt yaprağı ile dövülüp hastanın tepesine konur.
47- Çıbanda sarımsak ezilerek sürülüp bağlanır.
48- Dolamaya karşı sarımsak dövülür, içine tuz konarak parmağa sarılır.
49- Sarımsağın önemli bir özelliği de antidot etki yapmasıdır. Bunun içir sarımsak dövülür, sirke ile karıştırılıp içilir.
50- Sarımsağın halk arasında kullanılan ilaç tipleri arasında en çok usaresi, şurubu ve hulasası bilinir. Sanmsak şurubu hazırlamak için 100 gr. parçalanmış sanmsak, 200 gr. su ve 200 gr. şeker ile bir süre bekletilir, süzülür ve şurup elde edilir. Sarımsak usaresi (ekstresi) hazırlamak için de bir miktar drog havanda ezilir, sıkılarak alınan usarenin 1 gr. miktarı 10 gr. su ile sulandırılır ve bu karışıma usarenin bozulmasını önlemek için 10 damla kadar alkol konur. Bu usare dışarıdan saç hastalıklarının (saçkıran vb.lan) tedavisinde saçlı deriye sürülür.
51- Hulasa için 100 gr. sarımsak başı ezilir, üzerine 10 gr. alkol konur, karışım 1 gün bekletildikten sonra bezden süzülür, elde edilen hulasadan günde 3 kez 15-20 damla tansiyon düşürücü olarak alınır.
52- İnsan vücudunu çeşidi hastalıklara karşı koruyan ve onu dirençli hale getiren sarımsağın genelde öğle yemeklerinde 2-3 diş olarak yenmesi gerekir. Ağıza alınan sarımsak parçasının yakıcılığı bir lokma ekmekle yenirse azalır ve bunu iyice çiğnemek gerekir.
53- Diğer bir yeme şekli de şöyledir: 1-2 diş sarımsak  iyice  ezilir,  maydanozla  karıştırılır, üzerine zeytinyağı konur, tekrar ezilerek karıştırılır ve bu karışım sabahları bir dilim ekmek üzerine sürülerek yemir. Bu şekilde yenilen sarımsağın kokusu da azalır. Ayrıca sarımsak yendikten sonra elma, anason veya karanfil tanesi yenirse koku giderilir.

Modern Tıptaki Yeri: Halk arasında çok çeşidi gayelerle kullanılan sanmsağın bütün kullanım şekillerinin birçoğu bugünkü modern tıp tarafından kabul edilmektedir. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda modern tıp ilmi tarafından değeri daha iyi anlaşılan sarımsak, dispeptik problemler ve diareye karşı karminatif, bakteriyel, fungal ve viral infeksiyonlar için antimikrobik olarak ve barsak parazideri için ise, kurt düşürücü gaye ile eskiden olduğu gibi bugün de kullanılmaktadır. Son yıllarda sarımsağın çok önemli bir drog olduğu daha iyi belirlendi. Çünkü sarımsağın arteriyoskleroz’daki mükemmel etkisi yanında, yüksek kolesterol ve trigiiserid düzeylerini düşürme yeteneği, tansiyon düşürücü (hypotensive), antikarsinojenik ve yüksek kan şekerine karşı antidiabetik etkileri vardır.

Sarımsak aynı zamanda thrombosit agregasyonunu durdurur ve fîbrinolisisi aktive eder. Sarımsağın tıbbi etkileri üzerinde çeşitli çalışmalar yayınlanmakta ve yeni incelemeler yapılmaktadır. Taze sarımsak birçok insan tarafından fazla miktarlarda alınınca nahoş kokusu nedeniyle benimsenememekte ve bir daha kullanılmamaktadır. Çünkü etkileri ve yararlılıkları açısından muhteşem olarak tanımlayacağımız bu droğun bu sıfatına aykırı kötü bir şöhreti vardır ki o da insanlarca fena karşılanan etkileyici kokusudur. Ancak bugün sarımsağın mantıklı oranlarda hazırlanmış farmasötik preparadarı, iyi tolcre edilmekte ve kokusu ile ilgili yakınmalar ortadan kalkmaktadır.

Sarımsak tedavisinin kontrendikasyonları pratik olarak bilinmez. Az miktarda kullanım, özellikle midebarsak iltihaplarında ve irritasyonlarında önerilir.

sakiz

Sakız

(Mastix, Anacardiaceae)

Diğer Adları: Sakız, halk arasında Maştaki, Damla Sakızı, Damla Mezekesi, Çıtlık, Mezdeki gibi adlarla anılır.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Sakız, Pistacia lentiscus (Anacardiaceae) ağacının gövde ve yan dal kabukları üzerine yapılan yaralardan akan ya da sızan reçinenin açık havada kurutulmasıyla elde edilir. Bitki, Akdeniz’de Sakız Adasında ve Hindistan’da vardır. Türkiye’de ise Adana, Mersin ve Güney Anadolu’nun birçok yerinde bulunur. Drog, yuvarlak ya da armut gibi tanecikler şeklinde, 2 mm. çapında ve açık limon sarısı rengindedir.

Sakızın bileşiminde % 30 oranında amastikoresen ve % 20 oranında (3- mastikoresen adlı reçineler vardır. Ayrıca reçine asiden, uçucu yağ ve acı madde bulunur.

Kullanılışı: Sakız, halk arasında içerden midevi olarak, nefes darlığı tedavisinde ve öksürük kesici gaye ile kullanılır. Dışardan ise bazı yaralara sürülür. Ayrıca çiğneme maddesi olarak da kullanılır.

Damla sakızı, eski devirlerdenberi gerek çiğneme maddesi olarak ve gerekse midevi ve öksürük kesici gaye ile kullanılmıştır. Eski Mısırlılar devrinde tedavi ve sanayi alanında yer almıştır. Nitekim Ebers Papyrusu (M.Ö. 1500) nda kayıtlı bir maddedir. Eski Yunanda dışardan yara tedavisinde kullanıldı. Apse giderici olarak bir miktar damla sakızı içinde, bir miktar soğan ezilir ve sıcak iken lapa şeklinde yara üzerine konurdu. Yılancık tedavisinde bir miktar damla sakızı içinde bir miktar bakır sülfat eritilir ve vücudun o kısmına bu karışımla masaj yapılırdı. Yanık olan yere ise sakız, bir sargı ile sardırdı. Bu usuller eski Yunan’da, İslam dünyasında olduğu kadar bugün de uygulanmaktadır.

XVII. yüzyılda Osmanlı hekimlerinden Salih bin Nasrullah da drogdan sözetmiştir. Yazar: “Mide gazını alır, hazma kuvvet verir. Mide üzerine yakı edilince kusmağı önler.” diye bildirir. Damla sakızı, 1774 tarihli bir aktariye defterinde ve ilk kodekslerimizden Düstur al-Edviye’de (1874) kayıüı olup Şerafeddin Mağmumî’nin Kamus-u Tıbbî (1911) adlı eserinde ise midevi olduğu, diş etlerini kuvvetlendirdiği yazılıdır.

Bugün olduğu kadar XIX. yüzyılda da Mısır Çarşısı’nda çiğneme maddesi ve öksürük kesici olarak aranan damla sakızı gene bu yüzyılda parfumerici ve miskçilcrin sattığı maddelerden biri idi. White, eserinde (1845), “Çiğneme geleneği yaygındır. Yüksek tabaka kadınları, bu droğu fildişinden yapılmış küçük bir kutu içinde taşırlar” diye yazmaktadır.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Midevi olarak bir miktar sakız dövülür, dörtte bir oranında nöbet şekeri ile karıştırılır ve bu karışımdan sabahları aç karnına bir çay kaşığı biraz su ile içilir.
2- Nefes darlığına karşı ve öksürük kesici olarak 10 gr. damla sakızı dövülüp tozedilir, 500 gr. bal veya nöbet şekeri ile karıştırılır, sabah, akşam birer tatlı kaşığı yenir.
3- Dışardan bazı yaraları iyileştirici olarak bir miktar damla sakızı zeytinyağı ile birlikte eritilir ve bu karışım pomat şeklinde bazı yaralara sürülür. Bu pomata halk arasında sakız merhemi denir.

Modern Tıptaki Yeri: Droğun ekspektoran ve midevi etkileri modern tıp tarafından da bilinir. Plaster, yapıştırıcı sargı yapımında kullanıldığı gibi, endüstride lâk ve vernik imalinde yeri vardır. 1940 Türk Kodeksinde Sakız Mahlulü (Mastbc solutus) kayıtlıdır.

safran

Safran

(Crocus, Iridaceae)

Diğer Adları: Safran, halk arasında Mor Çiğdem, Koyun Çiğdemi, Safran Çiçeği, Safran Çiğdemi gibi adlarla anılır.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Safran (Crocus, Flores Croci), Crocus Sativus (Iridaceae) bidesinin çiçekler açmca hemen toplanan stigmalandır. 3-3.5 cm.uzunluğunda olup koyu turuncu-kırmızı renkli parçalardır. Bitki, Avrupa’da, Asya’da bulunur. Türkiye’de de bulunur. Kültüm özellikle Safranbolu’da yapılır.

Droğun bileşiminde % 0.4-1.3 uçucu yağ, picrocrocosid adlı acı bir glikozit, crocin ve erosetin adlı iki acı madde vardır. Crocin maddesi ona renk verir.

Kullanılışı: Safran halk arasında kalp çarpıntısını giderici ve ferahlık verici gaye ile zerdelerde kullanılır. Ayrıca kuvvet verici ve iştah açıcı olarak da kuvvet macunlarının bileşimine girer.

Safranın halk arasında ferahlık hatta öfori verici olarak ne kadar yaygın olduğunu Şair Nabi’nin şu beyti gösterir:

“Rûy-u zerdim, piste-i leb bestesin handan eder. Zağfran nev’i nebatın hâce Nasreddin’idir.” Bugünkü dile çevirirsek anlamı şöyledir: Benzimin sarılığı tıpkı bir şan fıstığı gibi onun da ağzını açar, güldürür. Çünkü sanlığın sembolü olan safran bitkilerin Hoca Nasreddin’idir.

Safran, çok eski devirlerdenberi tıpta kullanılmaktadır. Eski Mezopotamya Kodeksinde vardır ve baharat makamında kullanılırdı. Eski Mısır’da ve eski Yunan’da da bilinirdi. Eski Roma’da Plin (M.S. 23-79), şaraplı safranı diüretik olarak ve kaşınmaya karşı kullanmıştır. XIV. yüzyılda İngiltere’ye giren safran, bu ülkede de baharat olarak kullanılmaya başlanmış ve ayrıca yiyeceklerde renk verici madde olarak yer almıştır. Bununla beraber droğun ingiltere’de terapötik olarak da yeri vardır. XVII. yüzyılda Osmanlı hekimlerinden Salih bin Nasrullah eserinde, drogdan: “Zağferan (Safran); tıkanmalan açar, yelleri dağıtır, kabızlık yapar, kalbe kuvvet verir, iştahayı açar.” diye sözetmiştir. Drog, XIX. yüzyılda yazılmış kodekslerimizden Düstur al-Edviye’de (1874) kayıdi olduğu gibi, Şerafeddin  Mağmumî’nin  Kamus-u  Tıbbî (1911) adlı eserinde de çok miktarda alınırsa baş ağrısı yapacağı, toz, tentür, alkollü hilâsa ve şarap tipi galenik preparatlar halinde kullanılacağı yazılıdır.

Drog bugün olduğu kadar eskiden de aktar dükkanlarında satılırdı. Nitekim eski aktariye defterlerinin baş köşesini işgal eder. Örneğin 1774 tarihli bir aktariye defterinde iki cins safran yazılıdır ki bunlardan birine Arnavud safranı denir. Yine aynı tarihli bir ecza defterinde de safran kayıtlıdır. Drog, bugün olduğu gibi eskiden de Mısır Çarşısında zerde ve macunların bileşimine katılmak üzere aranırdı.

Eski Mısır Çarşısı’nda Selanik Safranı diye adlandırılan özel bir cins safran vardı ki bu cins safran teneke kutularda bulundurulurdu. Ayrıca eski Mısır Çarşılı aktarlar, eski dönemlerde bir miktar safranın sıcak suda eritilmesiyle meydana gelen renkli sıvının saz kalemler için mürekkep görevi yaptığını bildirirler.

Geleneksel halk Reçeteleri:

1- Bir miktar safran kalp çarpıntısını giderici ve ferahlık verici olarak zerdelerin üzerine konur.
2- Adet söktürücü olarak bir miktar safran bir bardak suya konur ve günde iki fincan alınır.

Modern Tıptaki Yeri: Safran 1940 Türk Kodeksinde kayıtlı olup Garus Alkolası (Alcoholaturn Gari), Garus iksiri (Elixir Gari), Safran Tentürü (Tinctura Croci), Safranlı Afyon Tentürü (Afyon Ruhu) (Tinctura Opü Croceto Laudanum) gibi preparadarın bileşiminde bulunur.

Gerçekten de safran, modern tıpta tonik, aromatik, afrodizyak, stimülan, emmenagog ve renk maddesi olarak bilinir. Eczacılıktaki kullanılış miktan uyarıcı ve midevi olarak 0.25-1 gr.’dır. Kullanırken bu miktan aşmamak gerekir. İştah açıcı etkisi bileşiminde bulunan acı madde (Picrocrocin) den ileri gelir.

rezene

Rezene

(Fructus Foeniculi, Umbelliferae)

Diğer Adları: Rezene, halk arasında Arap Saçı, Irziyan, Mayane, Raziyane (Farsça Raziyana kelimesinden gelir), Tatlı Rezene gibi adlarla anılır.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Rezene, Foeniculum vulgare (Umbelliferae) bitkisinin olgun meyvasıdır. Bitkinin yurdu Akdeniz bölgesidir. Balkan yanmadası ülkelerinde, İtalya, İspanya, Amerika, Brezilya, Arjantin’de kültürü yapılır. Türkiye’de ise birçok yerde ekilir. Genellikle bağ olan her yerde rezene de vardır. Kuzey Anadolu bölgesinde yabani olarak bulunur.

Droğun bileşiminde % 3-7 uçucu yağ ve katı yağ bulunur.

Kullanılışı: Rezene halk arasında göz söktürücü, midevi ve göz kuvvetlendirici olarak kullanılır. Ayrıca süt arttırıcı etkilere de sahiptir. Yine rezene yaprağı yara iyi edici, rezene kökü ist idrar arttırıcıdır. Rezenedeki uçucu yağ, koku verici ajan olarak sabun ve parfümlere girer. Yine rezenedeki katı yağ sabun sanayiinde kullanılır. Uçucu yağ ve katı yağ çıkarıldıktan sonra kalan küspe % 22 kadar albumin ve bazı kıymetli besin maddeleri taşır ve çiftlik hayvanlan için iyi bir gıdadır. Rezene kökü, sap ve yapraklar aroma ve dayanıklılık sağladığından turşuculukta geniş ölçüde yeri vardır. Ayrıca rezene yemeklere çeşni vermekte de kullanılır. Bu etkileri, eski Mısır’da ve eski Mezopotamya’da bilinirdi. Nitekim eski Mısır ve eski Mezopotamya Materia Medica’larında kayıtlıydı.

Ortaçağda IX. yüzyılda İtalya’da operasyon için uyutulmuş hastalar, burun deliklerine rezene usaresi tutulmak suretiyle uyandırılırdı. Yine 961 yılına ait İspanyol ziraati ile ilgili eski bir belgede, rezene ile ilgili bilgiler vardır. Aynca rezene, ortaçağlarda, kötü ruhları atmak için evlerin pencerelerine asılırdı. Yine İngiltere Kralı II. Edward’ın doktoru olan Gaddesden’li John (1280-1361), körlük tedavisinde, rezene ve maydanoz şarabı kullanılabileceğini gösterdi.

Rezene, Türkiye’de de eskiden beri halk arasında tedavi edici bir ilaç olarak kullanılır. XVII. yüzyılda ünlü Türk hekimi Salih bin Nasrullah, Gayetü’l Beyan fi-Tedbir-i Bedeni’l İnsan adlı eserinde, rezenenin gaz giderici ve idrar söktürücü özelliklerine değindi. Yazar, bu konuda: “Soğukdan olan böbrek ve mesane ağrılarına iyidir. Rezene yaprağının suyu göze iyi gelir. Yelleri dağıtır.” Diye yazar. Ayrıca göz kuvvetlendirici özelliği hakkında şu bilgiyi verir: “Göze ak düşmenin ilacı beyanındadır. Kantaryonu sagîr ve rezene döğülüp, suyundan 60 dirhem alıp, bal, 12 dirhem, yanmış geyik boynuzu, 1 dirhem, yanmış şap, 0.5 dirhem toz edilir ve bunları sıcak su ile hazırlanan buharına göz tutulur.

Rezene, bazı attariye defterlerinde de kayıtlıdır. 1690-1691 tarihli bir attariye defterindeki droglar arasında 100 dirhem miktarında rezene vardır. Rezene, eski Mısır Çarşısı’nda çocuk karın gazları için satılırdı. Yine içinde rezenenin bulunduğu XVII. yüzyıla ait 1689 tarihli bir diğer örnek ise şerbet tipindedir.

Şerbet-i âlâ bâterkib hekim Ziyolon İsrailzade Ravend (1 dirhem), sinameki yaprağı (3 dirhem), Raziyane (Rezene) (1 dirhem). Bunlar, 100 dirhem sıcak suya konur ve bir çömlekte sıcacık kül kenarında ılık olarak sabaha kadar bırakılır, sabahleyin iki ağız kaynadıktan sonra süzülür, soğutulur. Hasıl olan bu suya 20 dirhem kudret helvası, 1 dirhem kırım tartar, 1 dirhem tarçın konur ve tekrar kaynatılıp ılık olarak sabahleyin içilir. İki saat sonra bir kâse ılık tavuk suyu ve iki saat sonra da limonsuz çorba içilir. Bu terkip safrayı ve balgamı giderir, kanı temizler. Kabızlığı ve gazı gidericidir. Bu reçete örneğinde hekim Ziyolon İsrailzade adı geçmektedir. Bu terkip, bu hekimin hazırladığı bir şerbet tipi olmaktadır ve kendisi adından da anlaşılacağı üzere Musevi bir hekimdir. Bilindiği gibi yüzyıllar boyunca Osmanlı İmparatorluğu’nun helam ihtiyacı çeşidi kaynaklardan karşılanmıştı. Nitekim Türk hekimlerin yanında Avrupa’dan yetişerek gelen Musevi veya Hıristiyan hekimler de vardır. Yine özel hekimlik, çoğunlukla Museviler’in ve Hristiyanlar’ın elindeydi. Bu arada bu ilaçlan satan aktarlar da genelde Museviler olmaktaydı. İlaç ticaretinin Türkler arasında gelişmesi ise XIX. yüzyılda olmuştu.

Yine 1774 tarihli bir aktariye defterlerindeki maddeler arasında 200 dirhem miktarında rezene de vardır. Yine rezene 1874 tarihli olan ilk kodekslerimizden Düsturü’l Edviye’de de kayıtlıdır. Rezene ile ilgili XIX. yüzyıla ait bazı reçete örnekleri verebiliriz. 1839 tarihli bir reçete örneği dekoksiyon tipinde hazırlanmış olup, mide rahatsızlıklarında ve kabızlığa karşı kullanılır: Baldırıkara (4 dirhem), sinameki (4 dirhem), nöbet şekeri (4 dirhem), darçın (3 dirhem), anason (0.5 dirhem), raziyane (0.5 dirhem), amasya eriği (13 adet), hünnap (13 adet), boru çiçeği (4 dirhem). Burada 1 dirhem, 3.32 gramdır. Sinameki, darçın, anason, rezene, amasya eriği, hünnap ve baldırıkara kaynatılır, matbuh (dekoksiyon) yapılır, nöbet şekeri konur, pak astardan süzülür ve sabahleyin içilir. Yine aynı yüzyıla ait 1839 tarihli bir diğer terkip de macun şeklinde olup karakteristik bir ilaç örneğidir.

Tertib-i Macun

Çöpçini (10 dirhem), Ravend-i Çini (10 dirhem), Maştaki sakız (6 dirhem), Çöreotu (10 dirhem), Günlük (15 dirhem), Zencefil (22 dirhem), Cevz-i Bevva (Hindistan Cevizi) 3 dirhem), Kakule İçi (2 dirhem), Fülfiü (22 dirhem), Raziyane tohumu (Rezene) (5 dirhem), Badem İçi (8 dirhem), Mahmudiye (10 dirhem), Sinameki (50 dirhem), Asel (Bal) (450 dirhem). Bu eczalar döğülür, elenir ve balla kıvamlandırılır. Sonra aç karnına sabah, akşam 4’er miskal alınır. Burada miskal, bir ağırlık ölçüsü’olup takriben 4.98 gramdır. Bu terkip kabızlığı giderir, göğüs yumuşatıcı olarak kullanılır.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Midevi olarak rezene meyvası kuynatılır ve içilir.
2- Midevi ve gaz söktürücü olarak bir miktar drog kavrulur, dövülür ve karıştırılır. Bu karışımdan sabahları birer tadı kaşığı alınır.
3- Göz zayıflığı, kansızlık ve dalak rahatsızlığında rezene tohumları dövülür ve dövülmüş kısım yenir.

Modern Tıptaki Yeri: Rezene, bugünkü tıpta da midevi, gaz söktürücü ve yatıştırıcı olarak infüzyon veya toz halinde kullanılmaktadır. Droğun göz söktürücü etkisinin, bileşimindeki uçucu yağdan (% 3-7) ileri geldiği bilinir. Bu uçucu yağ, sindirim kanalı hareketlerini uyarıcı bir etki gösterir.

papatya

Papatya

(Flos Chamomillae vulgaris, Compositae)

Diğer Adları: Halk arasında Adi Papatya, Küçük Papatya, Akbaba, Akbulaç, Kelkızçiçeği gibi adlarla anılır.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Papatya, Matricaria chamomilla (Compositae) bitkisinin çiçekleridir. Bitki, Avrupa’da Macaristan ve Romanya’da, Kuzey Afrika, Asya, Kuzey Amerika ve Avustralya’da bulunur. Türkiye’de ise birçok yerde vardır. İnvolukrum üç sıra, yeşil renkte, kenarları kuru ve beyaz brakte (yaprakçık) lerden yapılmıştır. Kenar çiçekler dil biçiminde, 12-18 adet, beyaz renktedir. Orta kısmı dolduran boru biçimindeki çiçekler sarı renkli, beş damarlı olup, birçok sayıdadır. Kenar çiçeklerinin dil gibi uzamış olan korolü 3 dişli, 4 damarlı olup bu diller gençlerde yukarıya kalkık, tam olmuş çiçeklerde yayılıp açılmış, yaşlılarda aşağıya kıvrılmıştır. Ortadaki çiçeklerin korolü 5 dişlidir. Droğun kokusu kuvvetli aromatik, tadı biraz acıdır.

Droğun bileşiminde uçucu yağ (Oleum chamomillae) % 0.6 oranında bulunur. Bu uçucu yağ, su buharı distılasyonu ile çiçeklerden elde edilir. Uçucu yağda esterler (angelik ve tiglik asit esterleri), chamazulen bulunur. Ayrıca drogda musilaj vardır.

Kullanılışı: Papatya halk arasında karın ağrısı ve gaz giderici ve tonik olarak kullanılır. Dışardan da sancı ve yara tedavisinde yeri vardır. Ayrıca drog, kozmetik saç preparatlanmn bileşimine de girer ve saç boyayıcı özellik verir.

Papatya eskidenberi midevi, karın ağrısına karşı, tonik, hafif antiseptik ve saç boyayıcı olarak kullanılmıştır. XV. yüzyılda Eşref bin Muhammcd çocukların göz şişmesine karşı kaynamış papatya suyu ile yüzün ovulacağım yazar. XVII. yüzyılda Salih bin Nasrullah drogdan: “Dimağa kuvvet verir, karın ağrısına iyidir.” diye sözeder. Şerafeddin Mağmumî, Kamus-u Tıbbî (1910) adlı eserinde, droğun içerden kuvvet verici, midevi, spazm giderici olarak infüzyon şeklinde kullanıldığını, uçucu yağının da damla şekÜnde gene midevi olarak verildiğini bildirir. İlk kodekslerimizden Düstural Edviye’de (1874) kayıtiı olan papatya, Osmanlı saray eczacılığının önemli droglan arasında idi. Nitekim 1774 tarihli bir ecza defterine göre, saray eczanesinde kullanılan droglar arasında papatyanın da bulunduğunu görmekteyiz.

Drog, bugün olduğu kadar eskiden de aktar dükkanlarında satılırdı. Örneğin XVI. yüzyılda Edirne aktar dükkanlarında bulunduğunu biliyoruz. Drog, bu nedenle eski aktariye defterlerinin baş köşesini işgal ederdi. Nitekim 1690-1691 ve 1774 tarihli aktariye defterlerinde adı yazılıdır.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Karın ağnsı ve gaz giderici ve tonik olarak 5 gr. papatya, 5 gr. anason, 5 gr. çöreotu karıştırılır ve çay gibi demlenir. Sonra az miktar şekerle sabah, akşam ılık ılık birer bardak içilir.
2- Sancı ve yara tedavisinde dışardan papatya lapası uygulanır. Bunun için papatya, zeytinyağı ile kavrulur ve elde edilen lapa karına vurulur.
3- Şiş ve kızarmış kısımlara ve basur memelerine ılık papatya lapası uygulanır.
4- Diş ağrısını giderici olarak kaynatılmış papatya suyu ile gargara yapılır.
5- Kaynatılmış papatya suyu saç boyayıcı olarak kullanılır.

Modern Tıptaki Yeri: Papatya modern tıpta da antispazmodik ve stomaşik olarak kullanılır. Dışardan kullanılan Huile camomille ve Huile camomille camphree’nin bileşimine girer. Dozu içerden 3-5 gr., ekstresi için 0.12-0.5 gr.’dır. Papatyanın dışardan yumuşatıcı etkisi bileşimindeki musilajdan ileri gelir.

nane-yapragi

Nane Yaprağı

(Folium Menthae Piperitae, Labiatae)

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Nane yaprağı, Mentha piperitae (Labiatae) bitkisinin yapraklandır. Nane bitkisi Avrupa, Amerika ve Afrika’da yaygındır. Türkiyede ise özellikle Antalya, Konya ve hemen her yerde vardır. Kültürü de yapılmaktadır.

Nane’nin bileşiminde % 1-1.5 uçucu yağ (Oleum Menthae piperitae) bulunur ve su buharı distilasyonu ile elde edilir. Uçucu yağda % 50-60 kadar menthol vardır. Yine yaprakda terpenler, aldehidler, alkoller ve tanen bulunur.

Kullanılışı: Nane yaprağı halk arasında hem baharat, hem de midevi, karın ağrılarını giderici, antiseptik, tansiyon düşürücü, nefes darlığını hafifletici olarak ve karaciğer rahatsızlıklarında çok kullanılır. Droğun bu özellikleri yüzyıllardanberi bilinir.

Nane Eski Mezopotamya’da Asur ve Babil’de hem baharat, hem de ilaç olarak çok bilinirdi. 250 kadar bitkisel ve 120 kadar madeni ve hayvani drog taşıyan eski Mezopotamya Kodeksinde nane de ilaç olarak yer alır.Tedavinin esasının droglar olduğu bu ülkede M.O. 3. yüzyıla ait bir tıbbi tabletten Sümerlerin çeşidi bitkisel, hayvansal ve madensel maddeleri kullandıkları anlaşılmaktadır.

Eski Mısır’da ise Ebers Papirüsünde (M.O. 1550 yıllarına ait) 47 kadar hastalık ve bunların tedavileri için kullanılan 700 kadar drog vardır. Bunların arasında nane de bulunur.

Bu ilaç eski Hint ve Çin’de de çok bilinirdi. Örneğin eski Çin eczacılığının babası olan Shenn Nung’un de yazdığı Pen Tsau Tsiu (M.Ö. 3217) adlı kodeks kitabında nane de vardır. Buna göre, şeker, nane, meyan kökü ve bal belli oranlarda karışürılır ve pilül yapılarak ağızda tutulur ve böylece susuzluk giderilirdi.

Eski Roma’da ünlü hekim Dioscorides’in Materia Medica’sında da bulunan nane bu ülkede de çok bilinirdi.

Ortaçağda İslam dünyasında ve Avrupa’da çok rağbet edilen bir drog olan name, ünlü İslam düşünürü Abû Yusuf Ya’qub İbn İshâq Al-Kindi (M.S. 800-870) tarafından da ilaç reçetelerinde kullanılırdı. Bu ünlü filozofun Aqrabadhin (Materia Medica)’sında bazı reçete örneklerinde nane ve nane suyu bulunur. Deri iltihabında kullanılan bir pomat hazırlamak için, safran (2 kısım), meyan kökü (1 kısım), ebucehil karpuzu (0,5 kısım), kükürt (1 kısım), nane (1 kısım), kına (1 kısım), rezene (1/4 kısım), hardal (1/4 kısım) mantar (1 kısım), nar (1 kısım)gibi droglar toz edilir karıştırılır. Daha sonra kireç eklenir ve sıcak suyla karıştırılarak pomat yapılır ve hasta yere sürülür.

Yine aynı yazar, ağızdaki ve boğazdaki yaralar için şu terkibi kullanır. Kuru kırmızı gül (2 mıskal), kakule (2 mıskal), kebabe (2 miskal), sumak (2 miskal), nane suyu (2 miskal), safran (1,5 miskal) hepsi birarada tozedilir, ipek bezden süzülür, boğaz, ağız veya diş eüerindeki ağrıyan kısma sürülür.

Ortaçağın ünlü Türk hekimi İbn Sina (980-1037)’da tedavide naneyi kullandı. Kahya, İbn Sina’nın Kanun adlı eserinde naneyi bazı tedavilerde
kullandığını belirtti.

Görüldüğü gibi ilkçağlardan beri insanların vazgeçilmez ilacı olan nane Osmanlılar döneminde de çok revaçta olan bir drogdu.
14. yüzyılda ünlü Türk hekimi İshak bin Murad tarafından Türkçe olarak kaleme alınan Edviye-i Müfrede’nin Bursa nüshası, 55 varak olup dört bölümde incelenir. 1. Bölümde alfabetik sıra ile ilaç olarak kullanılan biriciler, yiyecek ve içecekler ve diğer maddeler vardır. Bunların hangi hastalıklara iyi geldiği, yarar ve zararlarından söz edilir. Bunlar arasında nane, na’na adıyla yazılıdır. Kitabın ikinci bölümünde hastalıklar, üçüncü bölümünde sağlıklı yaşamak için gerekli kurallar vardır.

Dördüncü bölüm ise bir terimler sözlüğü olarak görülür.

Fatih Sultan Mehmed döneminde ise XV. yüzyılda İstanbul’a her yerden gıda maddeleri gelirdi. Bu dönemde saray mutfağında kullanılan baharat tipi maddeler arasında nane de vardı. Nane ile birlikte misk, safran, zeytin, maydanoz, hardal, sarımsak, kişniş, kimyon, eflak tuzu, maştaki (sakız), sirke, biber, tarçın, karanfil ve anber de bu gruptaydı. Yine içinde nanenin bulunduğu naneli üzüm şerbeti vardı.

Yine 15. yüzyılda ünlü Türk cerrahı Şerefeddin Sabuncuoğlu’un yazdığı Mücerrebname adlı eserde nane’nin burun kanını kesici olarak fitil şeklinde kullanılan ilaç terkibine girdiği yazılıdır. Buna göre belli miktarlarda nane ve kâfur döğülür, ve doğulmuş kısım burna bir çubukla üflenir.

16. yüzyılda ise nane yine geleneksel halk tıbbının en önemli ilacıydı. Bu yüzyılın ünlü hekimi Nidâî (1512 – ?)’nin Menâfî-ün Nâs adlı eserinde nane hakkında şu bilgiler vardır: “Nane suyu kaynatılır ve mide rahatsızlığına içirilir”. Yine bu eserde (Vr. 119a), çocukların öksürüğüne karşı: “Oğlancıklar çok öksürürse nane kabuğu kaynadub suya biraz kilermeni ve biraz gül suyu katub veresin.” diye yazılıdır (Vr. 122 a).

Nane 17. Yüzyılda da halk arasında çok kullanılan geleneksel bir ilaçtı. Ünlü Türk hekimi Zeynelâbidin bin Halil (- 1646) in Şifâ al Fu’ad li Hazret-i Sultan Murad adlı eseri, 17. yüzyılda Sultan Murad IV (1623-1640) adına yazılmış olup çeşitli gıdalardan ve yiyecek ve giyeceklerle ilgili halk sağlığı bilgilerinden sözeder ve 15 fasıldır. 1628 yılında yazılmış olan bu yazma kitap, ilk kez 1872 de Kahire’de basıldı. Yazma eserin, Süleymaniye Küt. Laleli. 1627. 1639. Es’ad Efendi 1367/4 Hamidiye 1041/7, Laleli 149/1, Darülmesnevi 369. Fatih, 3621, Hacı Mafımud Efendi 5579/1. Saliha Hatun, 152, Tahir Ağa 583. İ.Ü.Küt. T.Y. 7087’de kayıtlı nüshaları vardır. Bu eserin en önemli özelliği, beslenme ve giyecek hijyeni ile ilgili ve bugünkü upta da geçerli olan fikirlere sahip olmasıdır. Medrese öğrenimini gördükten sonra tıp medresesinde hekimlik eğitimi yapan bu ünlü hekim Sultan Murad IV’ün son günlerinde hekimbaşı oldu. Daha sonra Sultan İbrahim (1640-1648) döneminde 1639-1644’de hekimbaşılık yaptı. 1646 da vefat eden Zeynelâbidin bin Halil’in kitabının onbirinci faslında bazı sebzelerden ve baharat bitkilerinden ve yararlarından sözedilir. Yazar maydanoz, semizotu, tere, ıspanak, pazı, lahana, kabak, nane, patlıcan, turp, şalgam, havuç, soğan ve sarımsak hakkında da bazı bilgiler verir. Yazar, nane hakkında; “Mideye kuvvet verir, balgamı kat’eder (keser).” diye
yazmaktadır.

Yine yazar, kitabın 9. faslında nane ile ilgili bir terkip verir “Limon kabuğu, melisa yaprağı (Folium Melissae) ve nane yaprağı (Folium Menthae) ile birlikte kaynatılır ve kaynatılmış suyu hastaya içirilir.” Bu terkip midevi ve uyarıcı olarak kullanılır.

Yine 19. yüzyıla ait olan 1839 tarihli bir terkip macun şeklinde olup içinde nane vardır: “Çopçini (10 dirhem), ravendi çini (10 dirhem), maştaki (sakız) (6 dirhem), çöreotu (10 dirhem), günlük, cevzi bevva (hindistan cevizi) (3 dirhem), kakule içi (2 dirhem), fülfül (biber), (22 dirhem), badem içi (8 dirhem), mahmudiye (10 dirhem), sinameki (50 dirhem), asel (bal) (450 dirhem). Bu eczalar döğülür, elenir ve balla kıvamlandırılır. Sonra aç karnına sabah, akşam 4’er miskal alınır.”

Görüldüğü gibi miktarlar o dönemin ilaç miktarlarıdırlar. Bu ilaç miktarlarının büyük bir dikkatle yazılmış olması bize o dönemin tıbbında kullanılan madde miktarlarına verilen önemi göstermesi bakımından ilginçtir. Bu örnekde bulunan drogların bir çoğu bugün de halk arasında kullanılmakta olup modern tıp tarafından da yararları kanıtlanmıştır.

Osmanlı Sarayında sonbahar, kış, ilkbahar, yaz dönemlerinde yemek çeşitleri farklıydı. Yemeklerin günleri de belliydi.

Sonbaharda; nane çorbası çok kullanılırdı. Bu yemek, pazar günkü listeye girerdi. Topkapı Sarayında mevsimlere uygun gıdalar tüketilirdi. Naneyle ilgili pazar günkü liste şöyledir:

Pazar: Börek, tutmaç, elma kahvesi, na’ne çorbası, şalgam çorbası, koruk kabak.

Sonbaharın başlangıcında yaz yemekleri ve sonunda ise kış yemekleri karışık olarak yenilir ve mevsimin sonlarında ise baharat miktarı arttırılırdı.

Nane, aktar dükkanlarının da çok satılan bir baharat maddesiydi. 1767 tarihli ve 1774 tarihli aktariye listelerinde nane de vardı.

Yine 1878 tarihli Eczacı nizamnamesinin 25. maddesi gereğince aktarların satacakları maddeler sınıflandırıldı. Fakat zaman zaman bu karara uymayanlar olduğundan o tarihlerde bugünkü Sağlık ve sosyal Yardım Bakanlığının yerini tutan Cemiyeti Tıbbiye-i Mülkiye tarafından çıkarılan karar suretinde, aktar dükkanlarının kontrol edileceği, yasak maddelerin derhal toplanıp gelirinin fakir hastalar için kullanılacağı yazılıdır. Bu nizamnamede şu maddelerin aktarlarca satışı yasak değildir. Bu maddeler arasında nane de vardır. 1) Akanber, 2) Anason, 3) Ağaç kavunu, 4)

Ardıç tohumu, 5) Akeğiri, 6) Ayrık kökü, 7) Elmas zamkı, 8) Akgünlük, 9) Adaçayı, 10) Ebegümeci çiçeği ve yaprağı, 11) Ihlamur çiçeği, 12) Ardıç sakızı, 13) Andız kökü, 14) Andızarot, 15) Üzerlik tohumu, 16) Balık nefsi, 17) Peygamber ağacı, 18) Beyaz balmumu, 19) Papatya çiçeği, 20) Balık tutkalı, 21) Bergamot yağı, 22) Boy tohumu, 23) Bezir yağı, 24) Biberiye, 25) Beni İsrail Zeytini, 26) Kavun, karpuz, kabak ve çekirdeği, 27) Besbase-i hindi, 28) Beyaz susam, 29) Benekşe kökü, 30) Pirepuli, 31) Tırhale, 32) Kitre zamkı, 33) Terementi, 34) Tebeşir, 35) Çiçek suyu, 36) Çivid, 37) Çörekotu, 38) Çam sakızı, 40) Çemen, 41) Çadır uşağı, 42) Cevz-i hindi, 43) Cebelinindi, 44)   Cüda  otu,  45)  Çengel  sakızı, 46)Helvayı Hindi, 47) Hamame, 48) Helvacı çöveni, 49) Havlıcan, 50) Hatmi kökü, 51) Hatmi çiçeği, 52) Hatmi yaprağı, 53) Hardal tohumu, 54) Tarçın, 55) Darçın yağı, 56) Darifülful, 57) Deniz köpüğü, 58) Deve dikeni, 59) Zift, 60) Raziyane, 61) Reçine, 62) Zencebil, 63) Zerinat ya da Cedvar, 64) Zerdeçal, 65) Susam kökü, 66) Sünbül-i hindi, 67) Sendlos yahut Sendros, 68) Saleb, 69) Sünbül-i rumi, 70) Şap, 71) Şakayık tohumu, 72) Sarı sandal, 73) Sarı balmumu, 74) Sandalos, 75) Arap zamkı, 76) Sakız, 77) Sumak, 78) Tatlı badem yağı, 79) Tuluzat, 80) Tamaka, 81) Tini mahtum, 82) Asilbend, 83) Öd ağacı, 84) Ayva çekirdeği, 85) Itır yağı, 86) Asfır, 87) Anber kabuğu, 88) Anberiparis, 89) Kakule, 90) Kızıl boya ağacı, 91) Kırmız, 92) Kırmızı Sandal, 93) Karanfil yağı, 94) Kasnı, 95) Karanfil, 96) Katran, 97) Kardeş kam, 98) Karnıyarık, 99) Karagünlük, 100 kuru hünnap, 101) Kına, 102) Karakafes, 103) Kızıl behmen, 104) Kağıt hindi, 105) Kimyon, 106) Kişniş, 107) Kilermeni, 108) Gül düğmesi, 109) Kafur, 110) Kefe kimyonu, 111) Kenevir, 112) Gülsuyu, 113) Gülyağı, 114) Gül kurusu, 115) Keten tohumu, 116) Kök boyası, 117) Lösan-ı servi çiçeği, 118) Lüle kükürt, 119) Lüfer çiçeği, 120) Laden, 121) Laka zamkı, 122) Lotur, 123) Mahlep, 124) Mazı,  125) Meyan balı, 126) Meyan kökü,  127) Mürver çiçeği, 128) Masko çayı, 129) Musya-i Bağ-dad, 130) Mayasıl otu, 131) Mecankod, 132) Mamiran hindi, 133) Nişasta, 134) Nane yağı, 135) Nisadır, 136) Nane, 137) Nöbet şekeri, 138) Venedik tortusu, 139) Hindistan cevizi yağı, 140) Hindistan cevizi, 141) Havacıva, 142) Hindiba kökü, 143) Yasemin çiçeği, 144) Yer sakızı.

Nane Önemli bir baharat ve ilaç olarak macun denilen preparariarın da bileşimine girerdi. Osmanlı İmparatorluğunda Topkapı Sarayında hekimbaşıları ve yanlarında çalışan diğer hekim, cerrah, kehhal (göz hekimi) ve eczacılar, hem sarayın, hem de halkın sağlığı ile ilgilenirlerdi. Sarayda hazırlanan ilaçlar da çok ünlüydü ve halk da bunlara rağbet ederdi. Bu ilaçlar arasında, kırmız, hazine yağı, bazı macunlar ve şerbetler vardı. Nane de bir baharat ve ilaç olarak kırmız ve macunların bileşimine girerdi. Macunlar çeşitli şekilde hazırlanırdı. Bunlar arasında Padişah Kuvvet Macunları önemliydi. Nitekim macun tipi preparadar bugünün tıbbmda da kullanılmakta olup tarihi, antik çağlara kadar gider. Şerbetier de cinslerine göre, özelliklerinden yararlanılan terkiplerdi.  Özellikle Topkapı Sarayı’nda bu cins ilaçlar çok yapılır ve bunların hazırlanması merasime tabi olurdu. Padişaha ait ilaçlar baskıların huzurunda ve hekimbaşı tarafından hazırlanırdı. Sonra süslü kaplara konur, üzerleri kumaşla sarılırdı.

Başlala ile birlikte hekimbaşı tarafından mühürlenerek takdim olunurdu. Bu ilaçlardan kırmız, bir uzman önderliğinde, enderunda, ilkbaharda yapılmaya başlanır ve özenle hazırlanırdı. Halk, kırmız’ı saray mensuplarına başvurarak saraydan elde edebilirdi. Kırmız, dışarda yapılmaz ve satılmazdı.

Kırmız’ın bileşiminde nane de vardır. Kırmızın hazırlanması genellikle şöyledir: Gelincik çiçeği (5 okka) yakınır. İçi sırlı büyük bir kavanoza konur ve üzerine 1500 tane limon sıkılır. Karışımın kabarmaması için arasıra karıştırılır ve 40 gün bekletilirdi. Daha sonra bunun için kırmız, (50 dirhem) lacivert çivit, ağaç kavunu çekirdeği, şeftali çekirdeği, ak zencefil, hindistan cevizi, sarımsak, papatya, pelin, biberiye, şahtere, ekşi nar kabuğu, oğul otu, beşer dirhem maştaki, tatlı turunç kabuğu, hünnap kurusu, gül kurusu, tarçın, deniz kadayıfı, limon çiçeği, sinameki, girit bademi, havlıcan, mercan kökü, ak zambak, onar dirhem, yeni bahar, adaçayı, yirmibeşer dirhem, yasemin çiçeği, hatmi çiçeği, ıhlamur, kantaron, nane, yirmibeşer dirhem kebabiye, anason, çörekotu, altınbaş tiryak, mahmudiye, şeftali çiçeği, rezone, ağaç salkımı çiçeği, beşer dirhem, öd ağacı, hin yağı, dörder dirhem ak amber, iki dirhem şeker, üç okka gül suyu, bir okka çiçek suyu, 200 dirhem süzülmüş bal, 100 dirhem şam nöbet şekeri, 100 dirhem sümüklü böcek, dokuz tane gibi droglar konur ve güneşte yedi ay tutulurdu. Daha sonra karışım süzülür ve şişelere konurdu. Kırmız sar’a’ya (epilepsi) karşı kullanıldığı gibi, kalbi kuvvet lendirir, yine bayılmaya karşı kullanıldığı gibi vücud” kuvvedendi riciy di.

Nane eski Türk kodekslerinde de kayıtlıydı. 1877 tarihli Düştürül al-Edviye’de kayıdıdır. Birgüvi Katipzade Mehmed Nuri ise nane hakkında uyarıcı, midevi diye sözeder. 1 İt. suda 6-8 gr. nanenin infizyonu yapılır. Nanenin itin, şurubu ve kurusu kullanı lir. 1911 tarihli Kamusu Tıbbide nane hakkında şun lar yazılıdır: Kuvvet verici, midevi, sızı gidericidir. Çünkü bileşiminde, uçucu yağ vardır. Tıpda infuzyon, uçucu yağ ve şurup şeklinde kullanılır.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Midevi olarak nane yaprağı, limon kabuğu ve melisa yaprağı ile birlikte kaynatılır ve bu sudan hastaya içirilir.
2- Gaz giderici olarak kuru nane yaprağı kaynatılır, kaynamış suya limon sıkılır, bir miktar karbonat ve şeker konur ve aç karnına içilir.
3- Çocukların karın ağalarında ise kızartılmış ekmek, sirkeye batırılır ve bir miktar kuru nane yaprağı bu ekmeğin üzerine ufalanarak karına konur.
4- Lohusaların sancılarını hafifletmek için kaynatılmış nane suyu içirilir.
5- Siyatik için ağnyan yere banyo yapılır. Kırlangıçotu yaprağı, lahana yaprağı, nane ve kekik hepsinden birer avuç alınır ve iki litre suda kaynatılır ve bu su ile banyo yapılır.
6- Tansiyon düşürücü olarak bir tutam nane, bir tutam fesleğen, bir tutam mine çiçeği ve bir tutam papatya suda demlenir ve bu sudan içilir.
7- Karın ağrıları ve kalın barsak iltihabında nane suda demlenir ve içilir.
8- Mide ekşimesinde bir litre suya beş-on tutam yeşil anason tohumu atılır, sonra bir tutam lavanta çiçeği ve bir tutam nane eklenir ve demlenerek günde iki-üç fincan içilir.
9- Nefes darlığında akdiken, lavanta çiçeği, oğulotu, ökseotu, portakal ağacı, mine çiçeği, nane iki litre suda demlenir ve günde iki-dört fincan içilebilir. Aynı şey gerginlikte de kullanılır.
10- Soğuk algınlığına, nane, limon karışımı demli olarak içirilir.
11- Başdönmesine karşı bir avuç akdiken alınır, yarım avuç papatya, bir avuç lavanta çiçeği ve bir avuç nane ve bir avuç adaçayı iki litre su içinde kaynatılır. Bu kaynamış sudan günde bir kez içilir.
12- Kalp hastalıklarında uyarıcı, kan temizleyici ve idrar söktürücü olarak bir tutam nane suda demlenir ve içilir.
13- Karaciğer rahatsızlıklarında anason, fesleğen, rezene, nane, biberiye, frenk maydanozu birer tutam karıştırılır, bir büyük bardakta demlenir ve yemeklerden sonra içilir.

Modern Tıptaki Yeri: Nanenin bütün bu kullanım şekilleri modern tıpta da kabul edilir. Gerçlekten de nane yaprağı bugünkü tıpta da mide bulantılarını kesici, karninatif ve koku verici olarak infüzyon, nane suyu veya nane şurubu halinde kullanılır. Nitekim nane yaprağı gaz çıkaran karninatif bir drog olup sindirim kanalı hareketlerini uyarıcı ve irrite edici etki yapar. Ayrıca nane antiseptiktir. Çünkü mentol maddesi içerir.

Bugün birçok ülkede naneli çaylar satılmaktadır. Çünkü nane hem mikrop gidericidir, hem de baharat Özelliği nedeniyle dostluk ve sevgi mesajı veren bir drogdur. Nane, soslara katılır ve salatalara karıştırılır. Vietnamlıların ilkbahar demeti ya da Çinlilerin naneli salataları ünlüdür.

misvak

Misvak

(Salvadora persica, Salvadoraceae)

Diğer Adları: Misvak kelimesi, Arapça olup diş fırçası ve kürdan anlamına gelir. Kelimenin daha çok kullanılan şekli Arapça “sivak” olup çoğulu, “suvuk” dur. Bu iki kelimenin hiçbirine “Kuran-ı Kerim”de rastlanmamaktadır. Hadislerde misvak yerine “sivak” kelimesi kullanılmaktadır. “Hz. Muhammed”in hizmetkârı “AbdAllahb.Mas’ûd” peygamberin misvakına özen gösterdiği için “sâhib al-sivâk” (misvaka özen gösteren) adı ile anılmaktadır. Bundan başka misvak kelimesi, Türkçe’de “arak”, “misvak”, “diş paklayıcı”, İngilizce’de  “tooth-brush-tree” Almanca’da “Sefkom” Fransızca’da “araç” “Msuak” olarak kullanılır.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Misvak (stipites, Salvadorae), Salvadora persica L (Salvadoraceae) bitkisinin kurutulmuş gövde, dal veya kök parçalan olup, parmak kalınlığında, 10-20 cm. boyunda gümüşi esmer renkli çubuklar halindedir. Misvak’ın elde edildiği bitki, dikensiz küçük bir ağaçtır. Bitlinin yaprakları karşılıklı tam kenarlı ve derimsidir. Çiçekleri dört parçalı olup meyvaları küçük bir kiraz biçimindedir. Salvadora persica L bitkisi, Kuzey Afrika, İran ve Hindistan’da yetişmektedir.

Kullanılışı: Misvak halk arasında diş temizliği için diş fırçası yerine kullanılır. Misvak, ortaçağda İslam dünyasında diş firçası olarak kullanıldı. Nitekim bu droğun diş temizliğinde kullanımı o devirlerden beri süregelmektedir. Bugün de Müslümanlar arasında revaçtadır. Modern diş fırçasının ancak 18. yüzyılda bulunmasından yüzyıllarca önce İslam dünyasının misvakı fırça olarak kullanması, Müslümanların diş temizliğine verdikleri önemi gösterir. Ancak antik çağlarda çeşidi ülkelerde diş temizliği ile ilgili bazı metodlar görülmektedir. Bu metodlar, kürdan kullanımı ve bazı droglarla dişlerin ovulması yollandır. Eski Mezopotamyada, Asurlar, diş temizliğine özen gösterirlerdi. Eski Mezopotamya tabletlerinde bu konu hakkında: “Eğer birinin dişi sarı olursa Akkad Tuzu terementisi ile temizlenir ve ağız, bal, aağ ve bira ile yıkanır.” diye yazılıdır. Ayrıca Mezopotamyalılar kürdan kullanmasını da bilirlerdi. Nitekim bazı kazılarda ele geçen ve krallara ait olduğu anlaşılan tuvalet takımlarında kürdan gibi kullanılan altın ve gümüş ince safihalar vardır. Yine Kuzey İtalya, İsviçre ve Fransa’da eski mezarlarda, bronz, demir ve daha sonraları gümüşten yapılan kürdan dizileri bulunurdu. Bu dizilerin toplandığı halkalar, kulak kirini temizlemek için bir alet, baş kaşımak veya tırnak temizlemek için küçük bir çatal ve bir ucu sivri, kürdan olarak kullanıldığı sanılan ince bir neşterden ibaretti. Böylece kürdanla ağız sağlığının başlangıcı 3000 yıl öncesine dayanır. Yine Avusturya’nın Hallstatt bölgesinde bronzdan yapılmış dört tuvalet eşyasını taşıyan iki halka bulundu. Eski Mısırlılar ise ağızlanın temizlemek ve özellikle dişleri beyazlatmak için Akasya Ağacı kömüründen yararlanırlardı. Eski İsrail’de ağız bakımına önem verilirdi. Bu ülkenin kutsal kitabı olan Talmud’a göre, bir kamışın ince dilimlere kıyılması ve her parçanın bir diş fırçası gibi kullanılması gerekirdi. Nitekim 12. yüzyılda yaşayan “Salomon ben Isaac” aynı durumu önerdi. Yeni “Moshen ben Maimon (Maimonides)” (1135-1204), banyodan sonra dişlerin toz tarçın, gül kabuğu, tuz, mürekkep balığı kemiği ile fırçalanması gerektiğini bildirdi. Daha sonra ağız, sirke ile çalkanırdı. Ayrıca toz mastix (sakız) ile de fırçalanabilirdi. Eski Yunan’da ise “Docies” (4. yüzyıl), dişlerin zamkla temizlenmesini önerdi. Avmpa’ya gelince, düşünür “Desİdarius”, “De Civilitate Morium, Basil” adlı eserinde (1530), dişler arasına sıkışmış yemekleri bir çubuk kirpi dikeni veya piliçten çıkarılmış ince bir kemikle çıkarmayı önerir. İngiliz cerrahı “John Arderne” (1307 – ?) ise diş temizliği için mastix (sakız) önerdi. 1400’lerden itibaren Avrupa’da kürdan yaygın hale geldi. 1488’de bu gelenek İngilizlere de geçü.

Modern anlamda ilk diş fırçası 1789’larda İngiltere’de “William Addis” tarafından yapıldı. Bu fırça, bir kemik çubuğun bir ucuna açılan deliklere sokulmuş ve telle tesbit edilmiş kıllardan yapılmıştı. Diş fırçası 1796’da Boston’da yayıldı. 1840’da Fransa’da, daha sonra Almanya’da ve Japonya’da diş fırçası yapımına başlandı. Önceleri domuz kıllarından yapılan fırçalar, 1888’de naylondan imal edildi. Diş fırçası sapı olarak önceleri koyunların ayak kemikleri kullanılırdı. 1900’lerde selüloid sapları imal edildi. 1930’larda bunların yerini selüloz asetattan yapılmış saplar aldı. Ancak selüloz asetattan yapılmış sapların maliyetinin yüksek oluşu, plastik saplar imaline yolaçtı. Bugün piyasada elektrikli diş fırçaları da vardır. Japonya’da ise yakın zamana kadar diş sağlığı için küçük çubuklar vardır. Bu çubuklar, bir ucundan lif lif kopartılarak misvak gibi kullanılırdı ve bunlara “Koyoji” denirdi. Japonya bugün çok modern diş fırçaları yapmaktadır. Afrika’da ise “Msuaki” adı ile kullanılan kürdan, bugün bütün kıtada revaçtadır.

İslam dünyası ise Avrupa’nın 18. yüzyılda kullanmaya başladığı diş fırçası ile dişleri fırçalama tekniğini yüzyıllar önce ortaçağda misvakla uygulamaktaydı. Nitekim “Hz. Muhammed” diş temizliği üzerinde önemle durdu ve misvakı diş fırçası olarak kullandı. “Hz. Muhammed”, misvakla diş fırçalamayı çok severdi. Bu drog hakkında kırk kadar hadis vardır. Nitekim “Hz. Muhammed”, oruçlu-oruçsuz olarak, uykudan uyandığı zaman, abdest ve namaz zamanlarında ve eve geldiği vakit, bu drogla dişlerini fırçalardı. Yine “Hz. Muhammed”, geceleyin teheccüd namazı (gece namazı) kılmak için kalktığı zaman da misvak kullanırdı. “Hz. Muhammed”, bu konuda: “Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler. Eğer müminlere  meşakkat (eziyet) verecek  olmasaydım onlara her namaz sırasında misvak kullanmayı emrederdim. Misvak kullanmak suretiyle kılınan iki rekat namaz, misvak kullanmaksızın kılınan yetmiş rekat namazdan efdaldir (faziletlidir) demektedir. Ayrıca Hz. Muhammed zeytin ağacından yapılan misvakı çok beğenirdi. Hernekadar misvak, Salvadora Persica bitidsinden elde edilirse de, en az 17 çeşit bitkinin de gövde, dal veya kök parçalan bu gaye ile kullanılırdı. Bu bitkiler arasında sinameki ve şeftali ağaçları da vardır. Hz. Muhammed’in vefatından sonra bıraktığı şahsi eşyalar arasında misvak da bulunuyordu. Nitekim bugün Topkapı Sarayında, Emanât-ı Mukaddese (Kutsal emanetier) arasında Hz. Muhammed’in iki misvak’ı da vardır ki, bunların birisi misvak ağacından, diğeri de sinamekidendir.

Türk tıp tarihine gelince, ortaçağda, Orta Asya Türklerinde ağız hijyeni bilinirdi. Buralarda İslamiyetten çok önce bitkisel fırçalarla dişleri ovmak, ağzı yıkamak ve hilâl denen kürdanlar kullanmak bir gelenekdi. Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra, diş hekimliğinde misvak da kullanmağa başladılar. Nitekim çeşitli Türkçe tıbbi yazmalarda, ağız sağlığı ve misvak konularında bilgiler vardır. Örneğin 15. yüzyılın değerli Türk hekimi Germiyanlı ozan, Ahmed-i Dâî, Ebu Nuaym Hafız Isfahanî’nin “Eş-Şifa fi ahadis al-Mustafa” adlı Arapça eserini Türkçeye tercüme etti ve bu tercümeye Kitâb-al Şifa fi ahadis al-Mustafa adını verdi. II. Murad’ın vezirlerinden Timur -taş Paşazade Umur Bey adına yapılan bu tercümenin 10. faslında misvakla ilgili bazı bilgiler vardır. Yine misvak, 17. yüzyılda da eski Mısır Çarşısındaki aktar dükkanlarında satılırdı. 18. yüzyılda Konya’lı din bilgini Abd Allah b.Abİ Said Muhammed b. (? -1771) tarafından 1752 de yazılar Risâlât al-Misvâk adlı bir Arapça kitap, misvak hakkında detaylı bilgiler vermektedir. Hadimi “Havas ve avamın namaz kılarken misvak kullanmak konusundaki anlaşmazlıkların dan dolayı sıkıntıya düştüklerini görünce bu risâley: yazdım.” diyerek misvakın kullanılma zamanları hak kında bilgi vermektedir. Bu din bilginine göre: “Misvak kullanmak müstehabdır (gereklidir).”  Böylece Hadimi  namaz kılarken misvak kullanmayı kabul edenlerle buna karşı çıkanların görüşlerini bu risalede de belirtmektedir. Hadimi, Hz. Muhammed’in hadislerine dayanarak misvak kullanma konusunda bazı sonuçlara varmaktadır: “Misvakın meşru olmasının hikmeti, ağzı temizlemek, ezayı defetmek, çirkin kokuları yoketmektir. Ayrıca misvak balgamı keser. En uygun olan, namaza kalkıldığında misvak kullanmakdır. Misvakın dil ve dişleri tahrişine karşı yumuşak fırçalama yapılır. Misvak, abdestte bir sünnettir. Hem abdest alırken, hem de namaza kalkarken ağzı misvaklamak, temizliği arttırır. Ağız, abdest alırken misvaklanırsa, misvakı abdest suyu ile yıkamak gerekir. Eğer misvak mescidde kullanılırsa, namazdan sonra yıkamalıdır.”   Görüldüğü   gibi   misvak,  yüzyıllarca Türkler tarafından da kullanılmış çok bilinen bir diş temizliği aracıdır. Misvak, diş temizliği için özel şekilde hazırlanır. Çubuğun bir ucundan 1 cm. kadar uzunlukta kabuk soyulur, bu kısım 24 saat kadar suda bırakılarak yumuşatılır. Sonra hafifçe dövülerek uç kısımdaki lifler meydana çıkartılır. Bu şekilde elde edilen fırça ile dişler fırçalanır. İslam dünyasında misvak kullanmak, sünnet sayılır. Bilindiği gibi sünnet, peygamberin yaptığı işlerin, peygamberlik görevini insanlara tebliğ edişinin fiili ve ameli (pratik) tevatür (bir haberin ağızdan dolaşması) ile rivayet edilmiş olan keyfiyetidir. Ağız temizliğinde misvak kullanmak için dişler kapatılır, dudaklar aralanır ve drog, dişler üzerine yatay olarak etki ettirilir. Bu nedenle misvak, alttan üste doğru periyodik olarak hareket ettirilir. Fıkıhta (Dini ilim), namaz ile ilgili bütün durumlarda, abdest alırken, Kur’an-ı Kerim okunmadan önce, uykudan önce ve ağız kurudukça misvakın kullanılması önerilir. Şafii Mezhebi5ne göre Ramazanda, öğle ve akşam arasında misvak kullanılmaz. Ayrıca İslami geleneklere göre, misvak ve diş fırçası bulunmadığı zamanlarda diş temizliği unutulmamalı ve bu uygulama, sağ elin baş ve şehadet parmakları ile yapılmalıdır. Ayrıca misvak bazı toz edilmiş terkiplerde de kullanılır. İnci, maştaki (sakız), meyan kökü, geyik boynuzu külü eşit olarak karıştırılır; bu kanşım, toz edilir ve misvağm üzerine bastırılır. Bu şekildeki misvak, dişlere, diş etlerine sürülür. Halk arasında misvak diş temizliğinden başka bazı gayelerle de kullanılır. Bunun için yedi misvak alınır, hergün bir tanesi bir kilo suda, su, bir bardak kalıncaya kadar kaynaülır. Daha sonra Türkler tarafından da kullanılmış çok bilinen bir diş temizliği aracıdır. Misvak, diş temizliği için özel şekilde hazırlanır. Çubuğun bir ucundan 1 cm. kadar uzunlukta kabuk soyulur, bu kısım 24 saat kadar suda bırakılarak yumuşatılır. Sonra hafifçe dövülerek uç kısımdaki lifler meydana çıkartılır. Bu şekilde elde edilen fırça ile dişler fırçalanır. İslam dünyasında misvak kullanmak, sünnet sayılır. Bilindiği gibi sünnet, peygamberin yaptığı işlerin, peygamberlik görevini insanlara tebliğ edişinin fiili ve ameli (pratik) tevatür (bir haberin ağızdan dolaşması) ile rivayet edilmiş olan keyfiyetidir. Ağız temizliğinde misvak kullanmak için dişler kapatılır, dudaklar aralanır ve drog, dişler üzerine yatay olarak etki ettirilir. Bu nedenle misvak, alttan üste doğru periyodik olarak hareket ettirilir. Fıkıhta (Dini ilim), namaz ile ilgili bütün durumlarda, abdest alırken, Kur’an-ı Kerim okunmadan önce, uykudan önce ve ağız kurudukça misvakın kullanılması önerilir. Şafii Mezhebi5ne göre Ramazanda, öğle ve akşam arasında misvak kullanılmaz. Ayrıca İslami geleneklere göre, misvak ve diş fırçası bulunmadığı zamanlarda diş temizliği unutulmamalı ve bu uygulama, sağ elin baş ve şehadet parmakları ile yapılmalıdır. Ayrıca misvak bazı toz edilmiş terkiplerde de kullanılır. İnci, maştaki (sakız), meyan kökü, geyik boynuzu külü eşit olarak karıştırılır; bu kanşım, toz edilir ve misvağm üzerine bastırılır. Bu şekildeki misvak, dişlere, diş etlerine sürülür. Halk arasında misvak diş temizliğinden başka bazı gayelerle de kullanılır. Bunun için yedi misvak alınır, hergün bir tanesi bir kilo suda, su, bir bardak kalıncaya kadar kaynaülır. Daha sonra bu su, ayazda bırakılır ve sabahleyin böbrek, kum ve taşlarını düşürücü olarak aç karnına içilir. Bu tedavi, yedi sabah uygulanır. Bundan başka misvak kökleri kaynatılır ve bel soğukluğunda ve dalak bölgesi ağrılarında içilir. Misvakın yüzyıllardır diş temizliğinde kullanılmasının bazı nedenleri vardır. Misvakın dişlere sürtülmesiyle hem mekanik bir etki elde edilir, hem de liflerin taşıdığı sodyum bikarbonat ve yağlı bir özsuyunun temizleyici etkisinden yararlanılır. Bugün modern tıpta besin artıklarının ağızdan uzaklaştırılması için en iyi araç, modern diş fırçalarıdır. Ancak misvakın, diş fırçalarının kullanılmadığı Ortaçağ İslam dünyasında fırçalama gayesi ile dişlere uygulanması, bu dönemde Müslümanların ağız sağlığına verdiği önemi göstermesi açısından değerlidir.

meyan-koku

Meyan Kökü

(Radix liquiritae, Leguminosae)

Diğer Adları: Meyan Kökü, halk arasında Miyan, Biyan, Tatlıkök, Boyan, Piyon gibi adlarla anılır.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Meyan kökü, Glycyrrhiza (Leguminosae) türlerinden Avrupa’da) Güney Doğu Asya’da ve Türkiye’de elde edilen 0.1 cm. çapında ve 10-15 cm. uzunluğunda parçalar şekl ündedir. Glycyrrhiza kelimesi ise tatlı kök anlamına) gelir. Ancak Glycyrrhiza glabra’nın varyetleri etken madde taşıdığı ve tadı olduğu için drog bu türün var*] yetelerinden elde edilir.

Meyan Balı (Succus Liquiritae) ise meyankökünün sıcak suda tüketilmesi, vakumda yoğunlaştırılmak sı ve bal kıvamına gelince elle silindirik çubuklar şekline getirilmesi ve kalıplara dökülerek şekillendirilmesi suretiyle elde edilen bir ekstredir.

Droğun bileşiminde 10 kadar triterpenik birsaponozit olan glisirizik asit (ya da glisirrizin) bulunur. Tadı lezzette eriyen bu madde hidroliz edilince giisiretik asit ile 2 molekül üronik asit verir. Glisiretik asit, pentasiklik bir triterpendir. Bundan başka meyan kö«j künde flavonoitler de vardır. Flavonoitler, flavonon ve kalkon türevleri ile bunların heterozitleridir. Bu arada estrojenik isofîavone’lar taşır. Yine genistein maddesi vardır.

Kullanılışı: Meyan Kökü ve Meyan Balı halk arasında öksürük kesici, idrar arttırıcı ve midevi olarak bilindiği gibi, kabızlık çeken kimselere de verilir. MeB yan kökünün ve meyan balının kullanımı ilkçağlara I kadar gider. İlkçağlarda meyan kökü ve meyan balı tedavide kullanıldı. Eski Mezopotamya Kodeksinde kayıriı birçok drog arasında bulunan meyan kökü, eski İran’da rishâh-i asli süs olarak bilinirdi. Yine es*I ki Hint’te Braİıma tarafından önerildi. Yine Çin tıbbında da yüzyıllarca kullanıldı. Eski Yunan’da içerden göğüs hastalıklarında, dışardan ise yaraların tedavisinde yeri vardı. Majör, Theophraste’ın Enquiry into l’lants adlı kitabında meyan kökü ve hulasasının aslım ya da kuru öksürüğe kullanıldığım yazar.

Eski Roma’da Dioscorides (M.S. I. yüzyıl), Materia Medica adlı kitabında, hem meyan kökünden, hem de meyan kökü hulasasından sözeder. Bu ünlü hekim, meyan (Licorice) balını boğaz yaralarında kullandı.

Meyan kökü ortaçağda da çok kullanıldı. Ortaçağların ünlü İslam düşünürü Abu Yusuf Yaqub İbn Ishaq al-Kındî (800-870), Agrabadhin adlı kitabında, meyan kökünden sözetti. Levey, Al-Kındî’nin meyan kökü hakkında “Rob sus meyan köküdür, yaprakları ise waraqalsus’dur. Orta Fırat ve Güney Kabil’de yetişir. Akatça Shusha olarak bilinir. Babil lıbbmda midevi olarak ve idrar yolları rahatsızlıklarında kullanılır. Museviler ona Sûsâ adını verirler. Diosorides, meyan kökünü, mide, karaciğer ve böbrek rahatsızlıklarında kullandı” diye yazdığını belirtir. Al-Kundî, meyan kökünü, iltihaplar için pomat şeklinde dışardan, öksürüğe karşı elektuar şeklinde ve organizmadaki humorlan temizleyici olarak da oxymel halinde içerden kullanırdı. Meyan kökü, ayrıca diş hekimliğinde, sarılıkda da terkiplere girerdi.

Al-Kındî’nin Aqrabadhininden alınmış bir terkipde meyan kökü de vardır ve serorula (lenf bezi tüberkülozu) ya karşı kullanılır.

Litharge (doğal kurşun oksit, mürdesenk) 3 dirhem Plantain veya Uruq (Bir cins muz, Musa Paredisiace) 1 dirhem, Gümüş 1 dirhem, Aristolochia (Loğusa otu) 1/4 dirhem, Meyan Yaprağı 1/4 dirhem Bunlar bir ipek bezden süzülür, sirke ve gül yağı LS yoğrulur ve bir tabaka halinde uygulanır.

İbn Sina (980-1037), Kanun adlı eserinde, öksürük ya da soğuk algınlığı tedavisi için bazı formülle: verir ki bunun içinde meyan balı da vardır. Akasya zamkı, südüce otu zamkı, toz haline getirilmiş ayvı tohumu ve şekerle karıştırılmış meyan balı taze sütle hergün az miktarda hastaya verilir. Yine meyan kökü çocukların çiğnemesine yardımcı olmak için de kullanılır. Çiğneme alışkanlığı için bebeğe çok kuru olmayan bir parça meyan kökü verilir. Drog ağzı dişeti yaralarından da temizler.

Meyan kökü çağlar boyunca Türkiye’de de kullanıldı. XVII. yüzyılda ünlü Türk hekimi Salih bin Nasrullah meyan kökünün birçok özelliğini Gayetü’l Beyan fi Tedbir-i Bedeni’l İnsan adlı yazma kitabında belirtti. Bu kitabın 57b – 58a varağında bu drog hakkında şunlar yazılıdır: “Suyunu içseler mideyi iyi eder, öksürüğe nâfidir. Eğer yarım dirhem bundan, 4 dirhem şeker ve raziyane tohumuyia beraber hergün kullanılsa fâide eder.”

Meyan kökü, yüzyıllarca aktar dükkanlarının önemli maddesi oldu. 17. yüzyıla ait 1685 tarihli bir ecza defterinde kayıüıdır. Ayrıca 1690-1691 tarihli bir ecza ve attariye defterinde de bulunur. Yine 18. yüzyıla ait 1774 tarihli bir aktariye defterinde de 200 dirhem meyan kökü ve 200 dirhem meyan balı yazılıdır. Bu ilaç listesi aşağıdadır:

“Defter oldur ki miskçi Yahudiden kiler-i humayunda peşkir başı ağaya gelen eczaları beyan eder.

-Üç aydan aya-

Bu arada 19. yüzyıla ait 1802 tarihli bir ilaç listesinde de meyan balı ve meyan kökü kayıtlı bulunmaktadır. İlk kodekslerimizden 1874 tarihli Düsturü’l Edviye’de de vardır. Yine 19. yüzyılda 1878 tarihli Eczacı Nizamnamesi’nin 25. maddesi gereğince aktarların satacakları maddeler sınıflandırıldı. Aktarlarca satışı yasak olmayan maddeler arasında meyan kökü de vardı.

Meyan kökü ve meyan balı bugün aktar dükkanlarında eskiden olduğu gibi satılmaktadır. Bugün aktarların bize verdikleri bir listede bu droğun da adı vardır. 20. yüzyıla ait ihracat listelerinde Türkiye’nin dışarıya ihraç ettiği droglar arasında meyan kökü (Radix Liquiritiae) ve meyan balı (Succus Liquiritiae) da bulunur. Yine 1997 yılına ait bir listeden meyan kökünün ABD, Almanya, Brezilya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, İspanya, İsrail, İsviçre, İtalya, Mısır, Ürdün gibi ülkelere ihraç edildiğini anlamaktayız.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Öksürük kesici, idrar arttırıcı ve midevi olarak 100 gr.meyan kökü 1 kg. suda 15 dakika kaynatılır ve ılık iken hastaya birer bardak içirilir.
2- 3-4 gr. kırkkilit otu ve 100 gr. meyan kökü karıştırılır ve 1 lt. suda demlenir ve idrar yollarındaki kumlan giderici olarak günde 1-2 bardak içilir.
3- Solunum yolları iltihabını giderici olarak kök tozedilir, 1 It.suda demlenir ve günde 3 bardak içilir.
4- İdrar söktürücü olarak akşam yatarken toz drogdan bir kaşık alınır.
5- Meyan balı öksürük kesici, idrar arttırıcı olarak da kullanılır ve bunun için hastaya bir parça su ile yutturulur.
6- 1 poşet içinde bulunan meyan balı 1 lt. suda eritilir ve günde 1-2 bardak tüberkülozda, öksürükde balgam söktürücü olarak hastaya içirilir.
7- Güneydoğu’da ise meyan kökünün şurubu yapılır.

Modern Tıptaki Yeri: Meyan kökünün ve meyan balının halk arasındaki kullanılış şekillerinin etkinliği modern tıp tarafından yapılan araştırmalarla ortaya çıkmaktadır. Meyan kökünde bulunan glisirizik asit (ya da glisirrizin) hidroliz edilince glisiretik asit ile 2 molekül üronik asit verir. Glisiretik asit pentesiklik bir triterpendir ve antienflamatuar, antiıriıkrobiyan ve özellikle antispozmodik etkiye sahiptir. Antispazmadik etki ise sindirim sisteminde kendini gösterir ve böylece müshil ilaçlarla birlikte ağrıyı azaltıcı olarak kullanılır. Glisirizik asidin de mide ülserine karşı etkisi vardır. Yine genistein maddesi taşır. Bu maddenin

1 mm. küçüklüğündeki tümörlerin büyümesini önleyebildiği belirlendi. Yine Boston Çocuk Hastalıkları Hastanesinden Dr. Judah Folkman bu maddenin diabetik körlüğü % 10 oranında önlediğini bildirdi.

Ayrıca droğun, antienflamatuar etkisinden dolayı göz banyolarında yeri vardır. Yine boğaz salgısını azaltarak öksürüğü azalücı olarak kullanılır. Ses kısıklığım da giderir. 1988 de glisirizinin AİDS hastalığında vücud direncini arttırdığı belirtildi (Hatano tarafından)

Meyan balı ise kökde bulunan maddeleri taşır. Siyah renkli ve tatlı lezzeüidir. Özellikle pastil şeklinde öksürüğe karşı, ekspektoran ve ses kısıklığını giderici olarak bugünkü tıpda da kullanılır. Yine sigara yapımında, şekercilikte ve meşrubat sanayiinde yeri vardır.

Meyan kökünden hazırlanan preparatlar besinsel olarak takriben % 70 karbonhidratlar, bir miktar A vitamini ve çok az oranda da demir ve çinko taşırlar. Meyan preparatları yağ veya kolesterole sahip değillerdir. Meyan ekstresinde bulunan diğer maddeler ise glisirizik asit (% 12-1.5 arası), şekerler, nişasta, zamklar, inorganik tuzlar ve amino asitlerdir.

Bugün meyan preparatları a- Besin endüstrisinde tat verici olarak, b- Tıp alanında ülser tedavisinde, iltihabı giderici, dişeti iltihabına karşı, tümör tedavisinde ve karaciğer zehirlenmesinde, c- Kozmetik endüstride nemlendirici, iltihabı giderici, irritan etkiyi yokedici, d- Tütüne tat veren madde, e- Metal endüstrisinde köpükleyici ajan olarak kullanılırlar. Nitekim standardize edilmiş meyan ürünleri, çeşidi uygulamalarda bütünlüğü sağlamak için kullanılırlar ve tadandırıcı ve çeşni verici özelliklere sahiptirler. Bu nedenle meyan ürünleri, soya, sarımsak gibi farmakolojik etkisi olan droglar ve çeşidi sebze ve meyvalarla karıştırılabilirler. Doğu ülkelerinde meyan kökünden üstün bir homonal bitki olarak sözedilir. İngilterede, glisirizin besinin 1 kg. için 50 mg. miktarında tat verici olarak konur. Hollanda’da, meyan kökü doğal bir tat vericidir. Hem Hollanda’da, hem de Belçika’da, glisirizin 1 lt. biraya 100 mg. olarak konur. Çin’de meyan kökü, bisküitlerde, candy’de tat verici olarak kullanılır. Japonya’da da bu şekilde kullanılır. Meyan kökü ekstresi ve glisirizin şekerden 150-200 kez daha çok besine tat verir. Yine ekstre ve taşıdığı phytokimyasallar, az kalorili tat maddeleri olup diş çürüten ve ağızda bulunan bir bakteri olan streptococcus mutans’ı öldürücü etkileri vardır.

Günlük 200 mg.’dan çok glisirizin tüketimi ise, su birikimi, hipertansiyon, hypokalemia, akut böbrek yetersizliği, pseudoaldo steronism gibi yan etkiler yapabilir. Ayrıca en uygun miktar ise, günde 10 mg. glisirizin ya da 5 gr. meyan kökü ekstresidir.

Türkiye’de Kurtsan ilaç firmasının çıkardığı meyan balı spesialitesinde drog olarak Aethıeroleum Anisi vardır. Yine bitkisel pastil adlı spesialitede de Aqua Menthae, Fructus Foeniculi, Fleur Chamomillae, Folkun Menthae piperitae, ve Succus Liguiritae bulunur.

Son yıllarda, meyan kökünün aktif maddeleri olan glycyrrhizin ve Licochalcone A’nın farelerde yapılan çalışmalarda, antitümörigenic etkiye sahip olduklarını kanıtlayıcı çalışmalar vardır. Özellikle deri, karaciğer iarcinogenesis’inde bu konu ile ilgili çalışmalar yapılmaktadır. Yine meyan kökündeki phytokimyasallar AİDS hastalığında mineral dengesini sağlar. Bu tip I ustalara günde 200 mg.’ın altında saf glycyrrhizin verilmesi onların kuvvetienmesini sağladığı ve bağışıklık sistemini kuvvetiendirdiği bilinir. Deney hayvanlarında yapılan çalışmaları devam etmektedir.

zulumba

Zulumba

(Rhizoma Zedoariae, Zingiberaceae)

Diğer Adları: Zulumba, halk arasında Mühürlü Zulumba, Zulumbat Kökü, Yer Kabuğu gibi adlarla anılır.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Drog, Curcuma Zedoaria (Zingiberaceae) bitkisinin rizomlandır. Bitki, Hindistan, Endonezya, Seylan’da bulunur. Bileşiminde % 1.5 oranında uçucu yağ vardır. Uçucu yağda Camphen, scskiterpenalkol, bomeol ve cineol bulunur.

Kullanılışı: Zulumba, halk arasında basur, mide hastalıkları ve ekzema tedavisinde kullanılır. İlk kodekslerimizden Düstur al-Edviye’de (1874) kayıtlı olan zulumba, bugün olduğu kadar eskiden de Mısır çarşısında kanlı basuru kesici olarak satılırdı.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Basur ve mide hastalıklarında zulumba alınır ve dövüldükten sonra 200 gr. nöbet şekeri ile karıştırılır, karışımdan sabahları aç karına bir kaşık hastaya verilir.
2- Ekzema tedavisinde bir miktar zulumba alınır, hafifçe kavrulur ve değirmende dövülür. Asit borik, vazelin ve gliserinle karıştırılarak ekzemalı yere sürülür.

zirnik

Zırnık

(Sodii Sulphur)

Kimyasal Özellikleri: Drog, sodyum sülfür yapısındadır. Sodyum karbonat ile kükürtü hafif ısıtarak hazırlanır. Renksiz billurlardır.

Kullanılışı: Bronşit tedavisinde kullanılır. Ayrıca depilatuvar olarak bilinir.

Zırnık bugün olduğu kadar eskiden de Mısır Çarşısı’nda satılırdı. 1774 tarihli bir aktariye defterinde Dövülmüş zırnık ve Taş zırnık adları ile kayıtlı iki cins zırnık vardır.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1-  Bronşit tedavisinde, az miktarda dövülmüş zırnık, 1 kg. balla karıştırılır ve hastaya yedirilir.
2-  Bir miktar dövülmüş zırnık baryum sülfat veya sönmüş kireçle karıştırılıp depilatuvar olarak kullanılır.

Modern Tıptaki Yeri: Gerçekten de sodyum sülfür bronşit, deri hastalıkları ve romatizma tedavisinde bugünkü tıpta da kullanılır. Bronşitte 0.02-0.05 gr. dozlarda kullanılır.

zerdecop

Zerdeçöp

(Rhizoma Curcumae, Zingiberaceae)

Diğer Adları: Halk arasında Kürküme adıyla da bilinir.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Drog, Curcuma domestica (Zingiberaceae) bitkisinin rizomlandır. Bitki, Endonezya, Çin ve Eündistan’da bulunur. Rizomlar 1.4 cm. kalınlıktadır. Bileşiminde % 3-5 uçucu yağ, cüretimin bulunur. Uçucu yağda turmeron vardır.

Kullanılışı: Zerdeçöp, baharat makamında ve kuvvet verici, midevi olarak ve karaciğer bozukluklarında kullanılır. Ayrıca saç boyamada da yeri vardır.

Zerdeçöp, eski devirlerdenberi kullanılmaktadır. Eski Mezopotamya’da baharat olarak bilinirdi. XVT. yüzyılda Nidaı çocukların soğuk algınlığında, droğun dövülüp su ile karıştırılmış şeklinin karın ve gövdeye sürüldüğünü yazmaktadır. XIX. yüzyılda yazılmış kodekslerimizden Düstur al-Edviye’de (1874) kayıtlı olan zerdeçöp bugün olduğu kadar eskiden de Mısır çarşısında satılırdı. Drog, 1774 tarihli bir aktariye defterinde zerdeçav adı ile yazılı bulunmaktadır.

Geleneksel Halk Reçetesi:

1) 250 gr. zerdeçöp, 1 kg. balla karıştırılır ve bu karışımdan hastaya sabah, öğle akşam birer tatlı kaşığı midevi ve kuvvet verici olarak verilir.

zencefil

Zencefil

(Rhizoma Zingiberis, Zingiberaceae)

Diğer Adları: Zencefilin (zencefil kökünün) bugün gerek diğer dillerde, gerekse Türkçede çeşidi adlan vardır. Türkiye’de halk arasında zencefil, zencebil, kök zencefil gibi adlarla anılan bir drog, İngilizce ginger, Fransızca gingentre, İspanyolca jenjibre, Almanca Ingwer, Latince Zingiber olarak bilinir. Modern Hindistanda taze zencefil, ada, adrak veya adrakam gibi adlarla anılır. Kuru zencefil ise zurumbahe olarak kullanılır. Arapçada ise bu halk ilacı zanjabil olarak bilinir. Ayrıca yabani zencefil Arapçada zurumbad anlamına gelir.

Zencefil eski çağlarda da bazı adlarla anılırdı. Örneğin eski Mısır’da Irq al-kafur olarak adlandırılırdı.

Yine eski İran bu ilaca zurumba veya zurabahe adını verirdi. Eski İsrail’de ise baharat zengwill adıyla anılırdı.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Zencefilin elde edildiği (Zingiber officinale Roscoe), (Zingiberaceae), 100 cm. yükseklikte kamış görünüşünde, çok yıllık, otsu bir bitkidir. Bu bitkinin yaprakları mızrak biçiminde, sivri uçlu, tarçın kokulu, çiçekleri ise sarı renklidir. Yurdu Güney Asya olan bitki, birçok tropikal ülkede (Hindistan, Güney Asya Adaları, Ban Afrika v.b.’ları) ekilir. İstanbul’da süs bitkisi olarak da yetiştirilmektedir. Bu bitkiden elde edilen ve bir rizom olan zencefil droğu ise (yeraltı gövdesi) 7-15 cm. uzunluğunda, 1-1,5 cm. kalınlığında, dallı, yassı ve esmer gri parçalardır. Droğun kokusu kuvvetii ve hoş tadı, ise batıcıdır. Halkın kullandığı zencefil, genelde marketlerde veya aktarlardan alınan ve mutfaklarda bir baharat şişesi içinde bulunan kahverengimsi-san bir toz olup kokusu kuvvetii ve hoş, tadı ise batıcıdır. Yine aktarlarda koyu sarı renkli yumrular halinde de zencefil rizomu satılmaktadır. Zencefil bitkisiyle botanik akrabalığı olan yakın zencefil türleri de vardır. Bu türler, Zingiber grubu olarak bilinir. Bunlardan Zingiber Cassumunar, bugün Hint’te ve Tayland’da Orman zencefili olarak tanınır. Hint tıbbında diareye ve koliğe karşı kullanılır. Bu bitki gerçek zencefil bitkisine çok benzer ve Tayland’da phlai adı ile anılır. Diğer bir zencefil cinsi olan Zingiber zerrumber ise Asya’da çok geniş ekilir. Genellikle öksürüğe, mide ağrılarına ve deri hastalıklarına karşı kullanılır. Yine Japon Zencefili olarak bilinen Zingiber mioga gerçek zencefil yerine kullanılabilir. Zingiber alatum ve Zingiber Chrysenthum ise Asya zencefillerinin diğer cinsleridirler. Zencefile çok yakın bir diğer bitki de turmeric olup Latince Curcuma langa L.’dir. Zencefile nazaran aromatik kokusu daha az olan bu bitki, keskin sarı renklidir. Turmeric önemli bir hint baharatı ve ilacıdır. Özellikle deri hastalıklarında antibakteriyel olarak kullanılır. Bu drogdan yapılan pomat, enfeksiyonlu veya ekzamalı deri bölgesine konur. Bu pomat, yara ve kesiklerde de kullanılır. Bugün Hindistan’da, lokantalarda sandal odunuyla karıştırılmış bir turmeric çorbası yapılır ve bu çorba çok ucuz olup, halk arasında oldukça popülerdir. Turmeric, özellikle mide enfeksiyonları tedavisinde yararlıdır. Çünkü turmeric’in içinde curcumin denen san bir madde vardır. Nitekim bu madde kuvvetli iltihap gidericidir ve kortizon maddesinin rakibi olarak tanımlanabilir. İçerden yaralarda, karaciğer fonksiyonlarını düzeltmede, safra taşlarını çözmede, dismenorede ve urogenital sistem iltihaplarında kullanılır. Zencefil ailesine mensup olan iki bitki daha vardır. Bunlardan biri Alpinia galango (galangal) ve alpinia officinarum’dur. Galangal, aromatik kokulu olup yüzlerce yıldır Avrupada kullanılır. Araplar tarafından Avrupaya getirilen bu bitki, Avrupada, Ortadoğu ve Hindistan’da aromatik çayların bileşimine girer.

Zencefil bitkisi sıcak iklimlerde yetişir ve nemli toprak sever. Bu bakımdan iklimi sıcak olan Hindistan, Avustralya, Jamaika, Çin ve Nijerya gibi ülkelerde ilkbaharda da ekimi yapılır. Ancak İngiltere’nin Güneyinde  hazır seralarda yetiştirilmeğe  başlandı. Hindistan’da çok sayıda Zencefil çiftliği vardır.

Zencefil kökünün bileşiminde bazı önemli maddeler bulunur. Taze zencefilde % 80 su, % 2-3 protein % 1 yağ, % 12 nişasta, % 1-2 mineraller (kalsiyum, fosfor ve demir), bazı B vitaminleri (Thiamine, Riboflavin ve niacin gibi) ve C vitamini bulunur. Kuru zencefilde ise su oranı % 10’dur. Zencefilin özel komponentleri iki gruba ayrılır: birincisi uçucu yağ, ikincisi ise reçinedir. Zencefil bitkisinin rizomundan çıkarılırlar. Bunun için rizom, alkol veya eter gibi özel solventlerle ekstre olur. Zencefilin bileşimindeki uçucu yağda % 0.4 pirene, çok az oranda car-3-ene ve cu-mene, % 1.1 camphene, % 0.2 B pinene, % 0.1 myrcene, % 1.3-1.8 cineole, % 1.3 b-phellandrene çok az 2-heptanol, % 0.1 p-cymene, % 0.1 metliyi heptenone, % 0.1 nonanal, 90.2 decanal, % 1.3 linalool, % 0.1 geraniol, % 1.4 -selinene, % 1 b-elemene % 0.2 b-bisa-bolene, % 35.6 b-Zingiberene, % 17.7 arcurcumene, % 9.8 b-farnesene bulunur. Ayrıca yağa limonsu aroma veren geraniol (% 0.1), limonene, % 1.2, neral (% 0.8) gibi maddeler de bulunur. Eğer zencefil güneşte kurutulursa kimyasında bozukluklar olabilir. Bu bakımdan kurutmanın özel ortamlarda yapılması gerekir. Zencefilin yağı bitkinin farklı yerlerde yetişmesine göre değişik aromalara sahiptir. Hint zencefil yağının, % 70’i zİngibarenedir. Japon zencefil yağında bu maddenin miktarı daha azdır. Çin zencefil yağı aromatik kokuludur. Nijerya zencefil yağı keskin tatda ve kafur kokusundadır. Yağlar zamana bağlı olarak da değişimler gösterebilirler. Bilindiği gibi depolama işlemi besinlerin tadarını değiştirmektedir.

Zencefilden reçine (resin) elde etmek için distilasyon usulü kullanılır. Nitekim 1879’da Thresh, asetonla zencefilin ekstraksiyonunu yaptı. Asetonda çözülen kısım acı tatda, koyu kahverengi, yağsı pasta kıvamında bir reçineydi. Yine aynı araştıncı bu yolla zencefilden gingerol denilen maddeyi elde etti. Bundan 40 yıl sonra ise Japon bilim adamı Dr. Nomura, reçinedeki zingerone ve shogaol (acılı madde) denen maddeleri buldu. Yine reçinede, Gingerol, shogaol hexa hydrocurcumin, gingerdiol, desmethyl hexa hydro curcumin, paradol, gingerone ve ginger diore vardır.

Zencefilin bileşiminde bulunan bir iki madde diete yardım eder. Bunlardan protease katalitik bir madde olup eti sindirir. Zencefil besinlerin oksidasyonlarını önlemekte en iyi baharattır. Kan damarlarındaki kolesterolün yükselmesini önler. Kolesterol okside olmadığı zaman daha kolay çıkarılır.

Japonya’daki Kyoto Eczacılık Fakültesinde çalışan bilim adamları zencefilin kusma ve bulantıyı önlediğini incelediler. Çünkü zencefildeki reçine bu konuda etkilidir. Ayrıca Dr. Johli Yamahara ve arkadaşları daha da ileri giderek reçineyi komponentlere ayırdılar ve test uygulayarak onun bu etkisinin içindeki gingerolden ileri geldiğini buldular. Çünkü bu madde safra bezi ve karaciğeri stimüle etmektedir. Zencefil, prostoglandinlerin yapımını durdurur, dolaşıma etki eder ve organizmayı ısıtır.

Geleneksel tıp uygulamalarına göre taze zencefil daha iyi bir tedavi edicidir. Ancak modern tıp, tedavide kuru zencefilin kullanılmasını önerir. Kum zencefil mide problemlerine yardımcı bir drog olduğu gibi, iltihap giderici, kolesterol düzeyini düşürücü etkilere de sahiptir.

Tadı acı olan zencefil cinsleri tedavilerde daha etkili olmaktadır. Afrika ve Hint zencefilleri böyledir. İngiliz Farmakopesi, Jamaica Zencefilinin öksürük şuruplarının bileşimine konulmasını önerir. Ancak Jamaica Zencefili diğer zencefil cinslerinden daha pahalı ve daha az etkilidir.

Burada bir soru akla gelmektedir. Bir şişe zencefil kapsülü veya tabletinde gerekli aktif maddelerin olup olmadığım nasıl anlayabiliz? Nitekim bir imalatçının zencefil tabletlerinde bol oranda gingerol ve diğer acılı maddelerin bulunduğundan emin olması gerekir. Eğer imalatçının bu durumu kontrol etmek için analiz araç ve gereçleri yoksa, bu analizin yapılmasını, zencefil tozu veya zencefil ekstresi sağlayandan isteyebiliriz.

İsrailli botanikçi Kiryat Shemone aktif maddeleri yeterli oranda içinde bulunduran zencefil ekstresi yapmaktadır. Yine Amerika Birleşik Devleüerinde Baltsville’de Ziraat Departmanında çalışan Dr. James A. Duke, tıbbi bitkilerin üzerinde inceleme yapan bir uzman olup zencefil üzerinde de çalıştı.

Kullanılışı: Zencefil hem bir baharat, hem de geleneksel tedavilerde kullanılan bir ilaçtır.

Soğuk algınlığında öksürükde, midevi olarak, kuvvet verici ve kusma ve bulantıyı giderici amaçlarla kullanılır. Ayrıca basur tedavisinde de yeri vardır.

Zencefil, antik çağlardanberi hem batıda, hem de doğuda çok revaçta olan bir maddedir. Vatanı Güney Asya olan zencefil bitkisinden bazı eski Hint tıp kitapları sözetti. Nitekim eski Hint tıbbı’nı üç döneme ayırabiliriz: 1) Ayurvedic Tıp: Veda denen kutsal kitaplara dayanır. 2) Unani veya Yunani Tıp: Büyük İskender (M.Ö. 356-323) ve sonraları İslami akım ile eski Hintte görülen dönemdir. 3) İslam Tıbbı: Hint tıbbı İslama etkili olarak birçok Hint Tıp eserleri Arapçaya çevrildi.

Ayurvedic tıbbın dayandığı Veda denen kutsal kitaplar olan Rig Veda (M.Ö. 1500) mistik tedavilerden, Ayur Veda (M.Ö. 700) ise maddi tedavi olan droglarla tedaviden sözeder. Yine bu dönemde önemli bir Sanskritce tıbbi yazma olan Susruta, Ayur Veda’ya dayanılarak yazıldı. Buda dönemine ait olan bu yapıtta (M.Ö. 622-542) altı bölüm vardır ki bunlar arasında cerrahi aletler, tam usulleri, anatomi, İç hastalıkları tedavisi, zehir ve panzehirler, kulak ve göz hastalıkları gibi bölümler bulunur. Susruta’mn bir özeti olan Sharaka ise M.S. 1. yüzyıla aittir.

Eski Hintte Ayurvedic Tıp, Hastalık ve sağlık konularını inceledi. Buna göre toprak, hava, ateş, su ve yer, evreni oluşturan beş elementtir. Daha sonra eski Yunana geçen bu bilgiler Batıya da etki ettiler. Toprak, katılığı, ateş, enerjiyi, su, cazibeyi, hava, yaşamı ve hareketi, yer, geri plam verir. Organizmada da buna karşılık sarı safra, balgam, kan gibi sıvılar vardır. Bu sıvılar arasındaki dengesizlik hastalık yapardı. Eski Hintten günümüze gelen belgelere göre, Veta, havayı, Pıtta, ateşi, Kapha, suyu simgelerdi ve bunlar bazı insan tiplerine karşılıktı. Ayur Veda (M.Ö. 700) adlı tıbbi kitapta bu konuda geniş bilgiler vardır. Nitekim insan tipleri şöyle ayrılırdı:

1) Veta tipindeki insan: Bu tip, uzun boylu, ince yapılı, kum derili, hızlı konuşan, sinirli, romatizmal şikayetleri olan bir kişidir. Eğer bu tipteki insana zencefilli ilaçlar verilirse mide ve barsak hastalıklarına iyi gelir.
2) Pita Tipindeki İnsan: Bu tip, orta boylu, çok terleyen, sakin yapılı, kuvvetli iştahı olan biridir. Bu tipde, karaciğer rahatsızlıkları, ülser ve deri hastalıkları olabilir. Bu tiplere kimyon, kişniş veya rezene verilebilir.
3) Kapha Tipindeki insan: Bu tip, kaim derili, yavaş konuşan uykusu ağır bir kimsedir. Bu tip, kulak, burun, boğaz hastalıklarına daha çok yakalanır. Diare ve barsak bozuklukları olur. Zencefil, Özellikle bu tipler için çok iyi bir ilaçtır. Yani zencefil, diet besinlere konursa organizmanın su dengesini korur, şişmanlığı önler. Tıbbi besinleri dengeler. Ayur Veda’ya göre zencefil, biber veya hardaldan daha iyidir.

Ayur Veda’da yazılı olan önemli bir kavram da agnı idi ki bu deyim metabolic ateş anlamına gelir. Eğer alınan besinler, organizmada normal olarak sindirilirse Ama adı verilen toksinler oluşmaz. Ancak kolesterollü arterlerde Ama deposu olur.

Ayur Veda’ya göre, tedavide bazı bitkiler, masaj uygulamaları, mineraller v.s. kullanılmalıdır. Eski Çin tıbbında 6 cins tat kabul edilirdi. Bu görüş Ayur-Ve-da’da da vardır. Nitekim bitkiler, tatları ile sınıflandırılır. Tadı besinler (meyan kökü, hünnab, incir v.s.) laksatif, besleyici ve vücut bağışıklığım destekleyicidir. Tuzlu besinler (deniz yosunu v.s.), sindirimi kuv veüendirici ve müshil etkidedirler. Ekşi besinler (limon, yoğurt, hindibağ, sirke v.s.) susuzluğu giderici, besleyicidirler.

Acı besinler, (zencefil, sarımsak, v.b.ları), vücut sistemlerini geliştirirler, organizmadan fazla sıvıları atarlar. Metabolizmayı düzenlerler. Acı besinler (sarı-sabır, pelinotu v.s) iltihabı giderirler. Bağışıklığı kuvvetlendirirler. Yine büzücü (astrenjan) tatta olan besinler (çilek, karnıyarık v.b.ları) kanamaları durdururlar, yaraları iyileştirirler ve diareyi önlerler.

Eski Hint’te Ayur-Veda’da zencefilden, keskin kokulu, orta derecede acı tatda mükemmel bir drog olarak sözedilir. Ayur-Veda’ya göre, zencefil, iç organları kuvvedendirir, sindirim sistemini düzenler. O dönemde metabolik ateş, olarak bilinen agni, organizmada bazı semptomlara neden olur. Bu semptomlar arasında, kabızlık, dolaşım bozukluğu, zayıflık, soğuk algınlığı, şişmanlık vardır. Zencefil, bu problemlerin en iyi ilacıdır. Eğer agni düzeltilirse, ama adı verilen toksinler tahrip edilir. Böylece zehirler ve sindirilmemiş ürünler organizmadan atılırlar. Sonuç olarak allerjik durumlar, damar serdiği v.b.’ları gibi rahatsızlıklar tedavi edilirler. Ayur-Veda’da limonlu zencefil çayımn bu tip rahatsızlıklara çok iyi geldiği ve bu ilacın mideyi herhangi bir ilacın zararına karşı koruduğu da yazılıdır.

Zencefil Eski Çin’de de bilinen bir baharat ve halk ilacı idi.

Shenn Nung’un M.Ö. 3217’de yazdığı Pen Tschao Tching adlı kitabında zencefilden sözedilir.

Bu kitapda birçok madeni ve bitkisel ilaç vardı. Bu kitap, eski Çin’in önemli bir farmakopesidir. Yine Çin’li düşünür Konfüçyüs (Confucius)’un Lichi (Book of Rites) adlı kitabında, zencefil hakkında şu bilgiler vardır: “Çinliler sığırı ızgara yapmak için döverler, derisini çıkarırlar. Daha sonra zencefil, tuz katar ve buz koyarlar. Kuruyunca yerler.” Zencefil bu ülkede balığın korunması için de biber ve tuzlu fasulye ile beraber kullanılırdı.

Eski Çin’de Tang Sülalesi (M.S. 618-917) zamanında, besinlerin sirke ve zencefil ile kurutulması çok uygulanan bir usuldür. Eski Çinliler zencefili balla tadan dindardı. Marco Polo, Ortaçağlarda, Çin’e gittiği zaman balla tatlandırılmış zencefil preparatlarının satıldığını gördü. Yine pirinç veya darıdan yapılan şaraplar, zencefil veya biber, nar çiçekleri ve safran konularak baharaüandırılırlardı. Ayrıca Çinli tüccarlar Hindistanı ziyaret ederek zencefil hakkında bazı bilgiler aldılar ve zencefil ve diğer bazı baharatiarın elde edildiği bitkileri odundan tüplerde yetiştirmeğe başladılar. Eski Cinde hem baharat, hem de ilaç olarak kullanılan zencefil, bugün de yine aynı gayelerle bu ülkede revaçtadır. Nitekim Kuzey Çin’de eder ve balıklar için hazırlanan sosların içine baharat olarak girer. Güneyde ise zencefil bitkisi daha çok bir sebze gibi kullanılır ve bütün et yemeklerinde vardır. Zencefil bugün Hong Kong’da çeşidi mabetierde sunulur. Zencefil o dönemlerde Doğu ticaret dünyasında çok bilinirdi.

Nitekim bu baharat, Hindistamn Malabar kıyısında Arap limanlarına gemilerle gelir ve buradan kervanlara Mısır’a ve batıya geçerdi.

Eski Yunan’da ise, Yunanlı düşünür Pythagoras (M.Ö. 580-498), bu droğu sindirimi düzenleyici olarak kabul etti.

Eski Roma’ya gelince bu ülke, baharatı, Ortadoğu ve Hintten alırdı. Bunun için arap simsarları kullanılırdı. Gaius Pliny, M.S. 77’de yazdığı Natural History (Doğu Tarihi) adlı kitabın 12. ve 14. kısımlarında, zencefil hakkında şu bilgileri verir. “Zencefil, yakın doğudaki çiftliklerde yetişir. Şiddetli baharattır.” Nitekim Pliny’nin yaşadığı dönemde zencefil, Yemenden getirilirdi. Zencefil, Eski Roma’ya Seylan’dan da gelirdi. Nitekim bu ülkeden zencefil yanında, bal, prinç, alnır, gümüş v.b.’ları gibi diğer bazı ticaret malları getirilirdi. Ünlü Romalı yazar, Apicius’un M.S. 1. yüzyılda Roma’da yazdığı yemek kitabında, 6 reçete vardır. Bu reçetelerin terkibinde zencefil bulunur. Yine Romalı askeri hekimler zencefili orduda tedavi için kullandılar.

Roma imparatorluğunun yıkılmasıyla bu baharatın ticaretinde bir düşme olmadı. Nitekim Hristiyanlığın yayılmasıyla beraber din adamlan da bu droğu doğudan getirttiler. 7. ve 8. yüzyıllarda Fransa’da Marsilya limanı baharat ticareti için önemli bir yerdi. 9. yüzyılda kuzeydoğu Fransa’da Cambrai’deki pazarda birçok baharatın arasında zencefil de revaçta bir drogdu ve Corbie keşişleri bunları satın alırlardı. Bu pazardaki baharatlardan bazıları biber, zencefil, tarçın, kimyon, kekik, karanfil, adaçayı ve mastix ve diğerleridir.

Yine Avrupa’da Dr. Arnold (1235-1311), Liber de Vinis adlı kitabında, zencefilden: “Zencefil ve tarçın kabuğu şarapla distile edilir. Elde edilen distilasyon ürünü felç tedavisinde ve yüz bakımında kullanılır.” Diye sözeder. Bu arada 16. yüzyıl başlarında Portekizliler baharat ticaretini kontrol ettiler ve Hindistan’ın Malabar kıyısındaki Goa’yı fethettiler. Daha sonra İspanyollar da zencefil ticaretine başladılar. Hollandalı ve ingilizler ise Malezya ve Hint ticaretini ellerinde tutmaktaydılar. Daha sonra baharat Londra’ya Süveyş Kanalı yoluyla geldi ve böylece Londra, büyük bir baharat merkezi oldu.

Zencefil biberle yakınlığı olan bir baharattı. Nitekim Asya ve Avrupa arasındaki baharat ticaretinde biber, birinci, zencefil, ikinci geliyordu. O dönemlerde toplumda büyük bir değeri olan baharatların fiyatları da yüksektir.

Ortaçağa İslam dünyasında zencefil çok kullanıldı. Bu drog Önemli bir ilaçtı ve aynı zamanda aktüel bir ticaret maddesiydi. Bir aristokrat olan Arap tüccarları bu maddenin ticaretini, geniş ölçüde ellerinde tutuyorlardı. Nitekim bu tüccarlar, Hindistan’ın Malabar kıyısında, Cochin, Kalküta ve Quilonda zencefil ticareti yaptılar. Tudela’lı Benjamin 1160-1173’de İspanya’dan buralara geldi ve gördüklerini şöyle açıkladı. “Güneşe tapanların ülkesi olan Quilon’da 7 gün seyahat ettim. Buradaki insanlar siyah renkliydi. Buraya gelen tüccarların adları kralın adamları tarafından kaydedilir. Buralarda biber, zencefil, tarçın ve diğer baharatlar yetişir.” Bu düşünürün verdikleri bilgiler, bize İslam dünyasının zencefile verdiği Önemi belirtmektedirler.

Ortaçağ İslam Dünyasında birçok yazar, kitaplarında zencefilin tedavi değerini açıkladılar. Ortaçağın ünlü yazarı Ebu Musa Cabir b. Hayyan (720-813) bitkisel maddelerden El-iksir yapılması için mercan, zeyün, sütleğen, hıyar, sumak, safran, gül, yasemin, hardal, zencefil, darı, armut, tançın gibi maddeler kullandı. Yine zencefil, İslam Dünyasında yolcuların yemeklerine baharat olarak konulurdu. Ünlü İslam düşünürü Abu Yusuf Yakub İbn-i İshaq al-Kindi (800-870), yazdığı Akrabadin adlı eserinde, zencefili boğaz ve kulak ağrısı ile ilgili bir reçetede kullandı, Yazar, bu konuda: “Sarı myrobalan, siyah myrobalan, mazı meşesi, sumak, demirhindi, zencefil, tuz ve Suriye narı toz edilir ve (belli miktarda) karıştırılır ve bu karışımla hasta tedavi edilir” diye sözeder. Yine aynı yazarın, bu hastalık için verdiği diğer bir terkip de şudur: Taze çiğdem 0.5 miskal, Mekke kına yaprağı, 1 miskal, biber, 1 miskal, uzun biber, 1 miskal, tarçın, 1 miskal, Hint kimyonu 1 miskal, tuz 0.5 miskal. Bu maddeler ipek bir bez kevgirden süzülür, bir havana konur, dövülüp toz edilir ve karıştırılır. Karışım 5 dirhem balla yoğrulur. Yemeklerden sonra hastaya verilir. Bu ilaç hastalığın başlangıcında kullanılırsa hastalığı hemen geçirir. Ayrıca Ortaçağ İslam dünyasının en büyük hekimlerinden İbn-i Sina (980-1037)’da Kanun adlı kitabında, alkol alan kişilerin rahatsızlıklarına karşı bazı önlemler düşündü. İbn-i Sina’ya göre alkol alan kişilerin midesinde üşüme olursa zencefil, karanfil ve portakal kabuğu tadı olarak yenebilir. Aym yazar, yaşlı kişilere saklanmış zencefil ve diğer sıcak reçeller verilebileceğini belirtti. Bu tip besinler sindirime yararlıdırlar. Ancak bunların vücudu ısıtacak miktarda yenmeleri gerekir. Yine Ortaçağda ünlü

Türk İslam Hekimi Ebu Reyhan Birimi (973-1051)’nin yazdığı Kitab al-Saydala: adlı eserde, farmakolojik bazı bilgiler vardır ve kitabın önsözünden sonra alfabetik olarak düzenlenmiş olan metinde birçok drog bulunur. Bu droglar arasında zencefil de vardır.

Bütün bunlardan başka Kahireli Al-Sayuti, 15. yüzyılda, The Medicine of the Prophet (Peygamber Tıbbı) adlı bir kitap yazdı. Bu kitapta, zencefil hakkında şunlar yazılıdır. “Zencefil üçüncü derecede sıcak ve kurudur. Rutubet taşır. Gazları gidererek sindirime yardımcı olur. İnsanda zayıflama görülürse zencefille kuvvetlenir. Balgam giderir.”

Zencefil önemli bir baharat ve ilaç olarak TürkiyeMe macun denilen preparatların da bileşimine girerdi. Osmanlı İmparatorluğunda Topkapı Sarayında hekimbaşıları ve yanlarında çalışan diğer hekim cerrah, kehhal (göz hekimi) ve eczacılar, hem sarayın, hem de halkın sağlığı ile ilgilenirlerdi. Sarayda hazırlanan ilaçlar da çok ünlüydü ve halk da bunlara rağbet ederdi. Bu ilaçlar arasında, kırmız, hazine yağı, bazı macunlar ve şerbeüer vardı. Zencefil de bir baharat ve ilaç olarak kırmız ve macunların bileşimine girerdi. Macunlar çeşidi şekilde hazırlanırdı. Bunlar arasında Padişah Kuvvet Macunlan önemliydi. Nitekim macun tipi preparatlar bugünün ubbında da kullanılmakta olup tarihi, antik çağlara kadar gider. Şerbetler de cinslerine göre, özelliklerinden yararlanılan terkiplerdi. Özellikle Topkapı Sarayında bu cins ilaçlar çok yapılır ve bunların hazırlanması merasime tabi olurdu. Padişaha ait ilaçlar başlalanın huzuranda ve hekimbaşı tarafından hazırlanırdı. Sonra süslü kaplara konur, üzerleri kumaşla 90] lirdi. Başlala ile birlikte hekimbaşı tarafından mühürll nerek takdim olunurdu. Bu ilaçlardan kırmız, bir ıı/, man önderliğinde, endemnda, ilkbaharda yapılmadı başlanır ve özenle hazırlanırdı. Halk, kırmız’ı saray mensuplarına başvurarak saraydan elde edebilirdi. Kırmız, dışarda yapılmaz ve satılmazdı.

Kırmızın bileşiminde zencefil de vardı. Kırmızın hazırlanması genellikle şöyledir: Gelincik çiçeği (5 okka) yakılır. İçi sırlı büyük bir kavanoza konur ve üzerine 1500 tane limon sıkılırdı. Karışımın kabarmaması için arasıra kanştırılır ve 40 gün bekletilirdi. Daha sonra bunun için kırmız, (50 dirhem), lacivert çivit, ağaç kavunu çekirdeği, şeftali çekirdeği, ak zencefil, hindistan cevizi, sarımsak, papatya, pelin, biberiye, şahtere, ekşi nar kabuğu, oğul otu, beşer dirhem, maştaki, tatlı turunç kabuğu hünnab kurusu, gül kurusu, tarçın, deniz kadayıfı, limon çiçeği, sinameki, girit bademi, havlıcan, mercan kökü, ak zambak, onar dirhem, yeni bahar, adaçayı, yirmibeşer dirhem, yasemin çiçeği, hatmi çiçeği, ıhlamur, kantaron, nane, yirmibeşer dirhem, kebabiye, anason, çörekotu, altınbaş tiryak, mahmudiye, şeftali çiçeği, rezone, ağaç salkımı çiçeği beşer dirhem, öd ağacı, hint yağı, dörder dirhem, ak amber, iki dirhem, şeker, üç okka, gül suyu, bir okka, çiçek suyu, 200 dirhem, süzülmüş bal, 100 dirhem,
şam nöbet şekeri, 100 dirhem, sümüklü böcek, dokuz tane gibi droglar konur ve güneşde yedi ay tutulurdu. Daha sonra kanşım süzülür ve şişelere konurdu. Kırmız, saraya karşı kullanıldığı gibi, kalbi kuvvetlendirir, yine bayılmağa karşı kullanıldığı gibi vücudu kavvetlendiriciydi.

Bir diğer saray ilacı da hazine yağı idi. Bu ilaç, içinde hatmi ve zeytinyağı da bulunan 46 maddeden yapılırdı. Bu yağa Necati Efendi Yağı denirdi. İncilmeler ve ağrılara karşı kullanılırdı. Yine sarayda zülüf yağı denen yağ da yapılırdı.

Zencefil, sarayda hazırlanan ve halk arasında tanınmış bazı macunların içine girerdi. Sarayda iki çeşit macun yapılırdı. Bunların bir kısmı hekimin önerisi ile belli miktarda alınması gereken macunlardı. Diğeri ise kuvvet macunları denen özellikle padişahların kullandığı preparatlardı. Bunlar yıllar boyu, aktarlar tarafından da yapılmış ve bugün de yapılmaktadırlar. Bu tip preparatlar genellikle iştah açıcı, romatizmal ağrıları ve soğuk algınlığım giderici, basuru iyi edici, eldeki çatlakları iyileştirici ve kuvvedendirici idi. Kuvvet macunları içinde en ünlüsü Hünkar Macunu diye bilinen tipti. Nitekim Osmanlılar döneminde bazı padişahlar için onların adları ile anılan ünlü macunlar da yapılırdı. Bunlar Başlala, diğer adıyla Hekimbaşı odasında hazırlanırdı. Saraydaki merasimlerde gelen konuklara kahveden önce sunulurdu.

Bu macunlar sarayın helvahanesinde büyük kazanlarda yapılırdı ve yapıldığı gecelere ot gecesi denirdi. Macunlar yapılırken hokkabazlar oynar, ince saz takımı çalardı. Ayrıca helvahanede ilkbaharda, nane, darifülfül, havlıcan, gül ve gelincik macunları gibi macunlar da büyük kazanlarda kaynatılırdı. Bu tip macunlar sarayda da devamlı olarak bulunurdu.

Sarayda hazırlanan önemli macunlardan biri de Nevruziye’dir. Nevruz ilkbaharın başladığı gün demektir. İranlıların ulusal bayramı olup, islamlıktan sonra da bugünü kutlamağa devam ettiler. Daha son ra bu gelenek Araplar ve Türklere geçti. Ozanlar da bu günle ilgili olarak şiirler yazarlardı ve bu şiirlci devlet adamlarına sunulurdu ki bunlara da nevruzuy< denirdi. Bu macun şerbet şekeri renginde olup Topkapı Sarayı’nda başlala kulesinde ve helvahane ocağında, daha sonraları da Dolmabahçe Saray Eczane si’nde hazırlandı. Çeşitli kasalara konarak rumi Martın dokuzuncu gününde (Nevruz günü) padişaha, şehzadelere, kadın efendilere, şeyhülislama, sadrazama ve diğer saray mensuplarına hekim başının hediyesi olarak gönderilirdi.

Nevruziye macununun konduğu kase, kırmızı renkte bir adaşa sarılır ve üzerinde yazılı ibare bulunan kağıttan bir kulak takılırdı. Hekimbaşı bunun karşılığında hediyeler alırdı. Yine hekimler de hastalarına gönderirlerdi. Şekerciler de Nevruziye adıyla yaptıkları bu macunu halka satarlardı. Bir çeşit kuvvet macunu olan nevruziye şöyle yapılırdı. Ak amber, 3 gr, misk, 2 gr, gül suyu 2 kg, karanfil, 250 gr, sandal ağacı, 8 gr, karanfil 25 gr, kırmız böceği, gül çiçeği, tadı badem yağı, tarçın kabuğu, 250 şer gr.şekerci çöğeni, havlıcan, vanilya 50 şer gr, sandal, 40 dirhem kakule, besbase, hindistan cevizi, 15 şer dirhem, zencefil, melekotu, 10 ar gr, kişmiş 20 gr, civan perçemi 2 şişe, kıvama gelmiş 200 kg.şeker içine karıştırılırlar ve sonra bu macun kaselere konurdu.

Yine sarayda padişahlar adına yapılmış ünlü macunlar da bilinmektedir. Bunlardan içinde zencefil bulunan bazı Örnekler verebiliriz. Örneğin I. Sultan Abdülhamid Macununun yapılışı: Sinameki, 35 dirhem, üzerlik tohumu, 5 dirhem, çörekotu, 5 dirhem, kabuksuz badem, 4 dirhem, raziyane, 5 dirhem, zencebil, 24 dirhem, karanfil, 24 dirhem, günlük, 24 dirhem, maştaki 24 dirhem. Bu droglar iyice dövülür, elekten geçirilir, sonra çiğ bal ile macun yapılır. Sabah ve akşam 6 şar dirhem kullanılır.

Ayrıca III. Mehmed’in sarayda kullandığı bir macun da şöyle yapılırdı: Menekşe, 5 dirhem, tarçın, 5 dirhem, arap zamkı, 5 dirhem, zağferan (safran) 5 dirhem, maştaki, 5 dirhem, meyan kökü, 5 dirhem. Bunların hepsi gül suyu ile karıştırılır, sonra bu karışım 4-5 gün bırakılır aç karma nohut miktarı kadar kullanılır. Seksüel gücü arttırıcı ve besleyici olan bu macun her çeşit ağrıyı da gidericidir.

Yine Başbakanlık Arşivindeki çeşitli macun tipi preparatlardan sözeden belgelerden birinde zencefil vardı. 1839 tarihli bu belgede şunlar yazılıdır. “Tertıb-i Macun, çöpçini, 10 dirhem, Günlük, 15 dirhem, zencefil, 22 dirhem, Cevzibevva, 3 dirhem, fiilful, 22 dirhem, raziyane, 5  dirhem, bademiçi, 8 dirhem, mahmudiye, 10 dirhem, sinameki, 50 dirhem. Asel (bal), 450 dirhem. Bu eczalar döğülür, balla kıvamlandırılır, aç karına sabah akşam 4 er miskal alınır. Bu karışım, kabızlığı giderir, göğüs yumuşatıcıdır.

Önemli bir ilaç ve baharat maddesi olan zencefil, Türkçe yazma tıp kitaplarında sık sözü edilen ve ilaç bileşimlerine giren bir drogdu ve 15. yüzyıla ait ve Şerafeddin Sabuncuoğhı (1386-1470)’nun yazdığı Mücerrebname adlı eserde bazı ilaçların bileşiminde bulunurdu. Sabuncuoğhı Şerafeddin, Amasya’da doğmuş olup Fatih Sultan Mehmed döneminin ünlü hekim ve cerrahlarındandır. Çeşitli kitaplar ya: ili bu ünlü cerrahın Mücerrebname adlı eseri kendi tıb bi dönemlerine dayanan bir kitaptır. Bu eserin bin ı nüshası I. Üniversitesi Küt. T.Y. 7171 ve Süleymanl ye Küt..Hamidiye 1043/2 nolarda kayıtlıdır. Bu kitap 17 babdan (kısım) oluşur. 1. Babrtiryaklar. 2. Bab Macunlar. 3. Bab:Müshiller ve tozlar. 4. Bab: Mcı hemler. 5. Bab: Kabız ilaçlar ve buhurlar. 6. Bab: Fi» tiller. 7. Bab: Şerbetler ve gargaralar. 8. Bab: Göz ihıc, lan. 9. Bab: Kurslar (tabletler). 10. Bab: Cerahate karşı, ilaçlar 11. Bab: Yağlar. 12. Bab: Lavmanlar. 13. Bab: Dekoksiyonlar. 14. Bab: Burun kanını durduran ilaçlar. 15. Bab: Haplar. 16. Bab: Ağız, diş ve dil hastalıklan ile ilgili ilaçlar. 17. Bab: Buruna çekilen ilaçlar. Bu eserde, zencefil bazı ilaçların bileşimine gerir. Tiryak, kuvvet verici, ferahlatıcı, sindirimi düzenleyici antidot bir ilaç olup içinde zencefil de vardır. Sümbül,   darçıni   (tarçın),   zencebil,   karanfil,  darifülfül (uzun biber), Raziyane (rezene tohumu), kereviz tohumu, cevzi bevva, (Hindistan cevizi) kebabe, mastika, zağferan (safran), afyon, karahallile ve kakule. Herbirinden birer dirhem alınır ve ayn ayrı döğülerek elenir. Bir miktar bal ile macun şekline getirilir. Zencefil yine Macun-ı Bellut (Palamut macunu) denen bir macunun içinde de vardır. Bu macun, idrar söktürücü ve cinsel gücü arttırıcıdır. Fülfül (biber), zencebil (zencefil), darçın, mastika alınır, karışım sirkede ıslatılır ve sonra kurutulur, bal ile karıştırılarak macun haline getirilir.

Yine bu kitapta zencefil, bazı diş ilaçlarının bileşimine girmektedir. Akırkarha (Nezle otu), mevzek (bitotu) ve zencefil döğülür. Diş dibine bir miktar sürülürse diş ağrısına yararlıdır.

16. yüzyıla gelince, bu dönemde yazılmış yazma eserlerde de zencefil vardır ve çeşidi gayelerle kullanılan reçetelerin bileşimine girer. Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) ve II. Selim (1566-1574) dönemlerinde yaşamış olan Hekim Nidai’nin yazdığı Menafi Ün-Nas adlı yazma eserde bazı reçetelerde zencefil kullanılır. Örneğin bu kitapta soğuktan dolayı diş ağrısına ait şu bilgiler vardır. “Ağıran (ağrıyan) diş soğuktan incinirse zencebil ve akırkarha (nezle otu) beraber döğülür, dişlerin dibine sürülür.

17. yüzyılda ise yine zencefil, bazı yazma eserlerde yazılıdır ve bazı ilaçların içinde bulunur. Örneğin bu yüzyılın ünlü hekimbaşısı olan Salih bin Nasrullah (> – 1669), Gayetü’l Beyan fi Tedbir-i Bedeni’l İnsan adlı yazma kitabında, zencefil hakkında şu bilgileri verir. “Zencefil, mide ve ciğerin soluğanlığını giderir, kuvvet verir galiz (kötü) balgamı arıdıb ıslah eyler. Mide ve barsak gazım çıkarır. Maştaki ile çiğnenirse dimağı temizler. Sürme edip göze çekilirse gözün nurunu arttırır.”Burada yazar, zencefilin birçok yararına değinmektedir. Yine zencefil, bu kitapta saç ve sakal ağırmasına karşı kullanılan bir macunun da içine girer: Karahalile, 40 dirhem, zencefil ve nahve-i hindi, 10’ar dirhem, döğülüp balla macun yapılır ve her gün bu macundan 1 miskal yenir.

Bu arada 17. yüzyılda yaşamış olan Türk Hekimi Zeynalabidin bin Malil (? – 1646), 1628Me Şifa al-Fu’ad li Hazret-i Sultan Murad adlı IV. Murad (1623-1640) adına bir kitap yazdı. Bu eser, gıda ve giyecekler ve halk sağlığı bilgilerinden sözeder. Bu yazma kitap, 1872 yılında Kahire’de basıldı. Şifa al-Fu’ad’ın basılmış şekli, 64 sahife ve 15 fasıl (kısım) dan oluşur. Kitabın 13. faslında güzel kokulu buhurlar vardır. Yazar, bu kısımda, zencefil hakkında: “Zencebili-sürme edüb, göze çekseler nurunu ziyade eder (arttırır), mideye kuvvet verir” demektedir.

Ayrıca ilk Türk kodekslerinden 1874 tarihli Düstür’l, Edviye’de siyah ve beyaz zencefil diye iki cins zencefil kayıtlıdır. Bundan, başka Şerafeddin Mağmumi’nin 1910 tarihli Kamus-u Tıbbi adlı eserinde, zencefil, toz;, tentür ve ekstre halinde iştah açıcı ve uyarıcı bir madde olarak kullanılır.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1) Soğuk algınlığına karşı 10 gr. zencefil, 5 gr. havlıcan, 5 gr. karanfil, 10 gr. tarçın alınır ve karıştırılır. Bu karışım 1.5 kg. suda bal ve nöbet şekeri ile kaynatılır, soğuduktan sonra içilir.
2) Soğuk algınlığında droğun tozu veya suyu halk arasında kullanılır.
3) Soğuk algınlığına karşı 1 avuç ıhlamur, 1 avuç adaçayı, 2 çay kaşığı toz zencefil karıştırılır, çay gibi demlenir ve akşamları mide gazlarına ve soğuk algınlığına karşı içilir.
4) Zencefil şekerle birleştirilerek öksürüğe karşı kullanılır.
5) Nefes darlığı ve astım tedavisinde bir miktar balın içine toz biber ve zencefil konur ve yıkanmamış amerikan bezine sürülüp göğse sarılır.
6) Midevi, kuvvet verici ve kusmayı ve bulantıyı giderici olarak halk arasında 10 gr. toz zencefil, 500 gr. süzme bal ile karıştırılır ve bu karışımdan yenir.
7) Karın ağrısına karşı zencefil kökü bıçakla kazılır, elde edilen parçalar hastaya yutturulur.
8) İnsanı kuvvetlendirici ve dinçleştirici olarak bezelye, zencefil, soğan, kimyon karıştırılarak yemek yapılır ve insanı güçlendirerek besleyici bir etki sağlar.
9) Basur tedavisinde bir kısım zencefil, 5 kısım kakao yağı ile birlikte badem gibi fitil yapılıp 6 saatte bir kullanılır.
10) Üzüm, zencefil, tarçın, ceviz, safran ve bal karıştırılır ve bu kanşımdan 1 çorba kaşığı zayıflığı giderici ve iştah açıcı olarak hastaya verilir.
11) Kışın tarçın, karanfil, zencefil bir çaydanlığa konur, kaynatılır, soba, ocak gibi ısıtıcıların yanında bekletilir, arada sırada içilir.

Modern Tıptaki Yeri: Zencefilin üstün özellikleri Batı ve Doğu tıp dünyasında bugün araştırılmakta ve bu araştırmalardan çok verimli sonuçlar alınmaktadır. Bu sonuçlara göre zencefil birçok hastalığa iyi gelmektedir. Bugün ülkemizde yalnızca aktar dükkanlarında satılan zencefil, Batı ve Doğu ülkelerinde çeşitli ilaç şekillerinde, eczanelerde satılmakta ve hekimlerin önerdiği bir tedavi droğu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak bazı ağır hastalıklarda hekime başvurmak gerekebilir. Bitkisel ilaçlar ise hekimin tedavisine de yardımcı olabilirler. Yine de böyle durumlarda mutlaka hekimin görüş ve önerileri alınmalıdır.

Zencefil, kullanıldığında görülür ki aromatik bit sıcaklık ve tada sahiptir. Bu durum insana bir canlılık verir. Bilindiği gibi bugün hastalıkların tedavisinde sentetik maddeler yerine bir doğaya dönüş olayı başlamıştır. Nitekim zencefilin birçok hastalığı tedavi ettiği modern tıpça da onaylanmış olup Batı ve Doğu dünyasında birçok tıbbi peraparatların ve reçetelerin bileşimine girer.

Zencefilin birçok hastalığın tedavisinde etkili olduğu önemli ve ciddi bir hastalık olan kalp hastalığı modern dünyada ölümün nedenidir. Birçok insanda kan kolesterolü yüksektir. Kalp krizi sıkça görülen bir rahatsızlıktır. Kan dolaşımı ile ilgili problemler, günümüz dünyasının modern yaşam tarzından kaynaklanmaktadırlar. Köyde yaşayanlar kentlerdeki insanlara göre daha az rahatsızlanırlar. Kentdeki insanların yaşamlarındaki bazı faktörler, kalp hastalığı riskini arttırırlar. Nitekim sigara içmek bunlardan biridir. Ekzersizden uzak kalmak da diğer bir faktördür. Ayrıca genetik nedenlerle de kalp krizi olabilir ve kandaki kolesterol artar. Psikolojik rahatsızlıklar, huzursuzluklar stres artıcı durumlardır. Stres, kandaki kolesterolü, yağlı besinler kadar arttırır. Yükselen kan kolesterolü arterleri (atardamarları) kaplayan yağ depolarına neden olur. Arterler, bu yağ depoları ile bloke olur ve kan basıncı yükselir. Vücutta soğuma görülür, terleme ve eliminasyonda azalma olur. Dokulara daha az oksijen ve kan gider. Organizmanın birçok organının fonksiyonları azalır ve insanda yorulma olayı görülür.

Sigara içme, fazla besin ve stres, kan damarları için zararlıdır. Modern üpta dolaşım rahatsızlığı dejeneratif bir hastalık olarak görülür. Buna damarların sertleşmesi de denir. Bu olay yalnızca metabolizmanın yavaşlaması değildir, fakat aynı zamanda vücut enerjisinin de azalmasıdır. Geleneksel üpta ısıtma ve hareket ettirme yöntemleriyle tedavi yapılabilir.

Bütün bu sayılan dolaşım rahatsızlıkları için zencefil, önemli bir drog olarak karşımıza çıkar. Ayrıca sarımsak da hem kan dolaşımı için yararlı bir drog, hem de kolesterolü azaltan ve arterlerdeki pıhtılaşmayı önleyen bir ilaçtır. Gİngko biloba adlı bir bitki de kan damarlarını gevşetir. Fiziksel aktivite kan dolaşımı için belki de bilinen en iyi yoldur. Gevşeme, stresi azaltır ve böylece bütün vücudu rahatlatır ve ısıtır. Bütün bu örneklerden sonra zencefilin bu konudaki yararlarını saymak uygun olacaktır.

Zencefil, kan dolaşımı için çok yararlı bir drogdur. Vücudu terletici özelliğe sahip olan zencefil, organizmayı ısıtıcıdır ve böylece kan dolaşımına yararlı etkisi vardır. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz. Örneğin sıcak bir banyo yapıldığı zaman, ısı vücuda yayılır ve kaslardaki gerginliği azaltır. Zencefil de böyle bir etki göstermektedir. Yani bu yararlı drog, tedavi edici bir mutfak ilacıdır. O, hem bir baharat olarak yemeklere girer, hem de ilaç olarak halk reçetelerinin bileşiminde bulunur. Zencefil, baharat olarak kullanıldığı zaman da ilaç gibi etki gösterir. Kısacası bu önemli drog doğu ülkelerinin geleneksel tedavilerinde ısıtıcı bir ilaç olarak bilinir. Bu durum Batı dünyasında da onaylanmış bir gerçektir.

Bugün Çin tıbbında, Zencefil, birçok şekillerde kan dolaşımını düzenleyici olarak ve dolaşım rahatsızlıklarına karşı kullanılmaktadır:

1     Kurutulmuş Zencefil: Kuru zencefil ısıtıcı özelliğe sahiptir ve Çin’de Yang Ch’i denen vücut sıcaklığını ve canlılığını sağlar. Yani zencefil, bütün organizmamı! enerjisini arttırır ve böylece kan dolaşımını kuvvedendirir. Zayıflığı, sindirim bozukluğunu, kusmayı önler ve dolaşım bozukluğundan olan soğumuş el ve ayakları ısıtır. Ayrıca mide, dalak ve akciğer fonksiyonlarına yardımcı olur. Soğuk algınlığı, öksürük, bronşit için çok yararlıdır. Nitekim Çinliler, bu droğu, hava soğuduğu zaman veya rutubetli durumlarda üşümeleri ve romatizmal durumları önlemek için kullandılar. Örneğin klasik bir Çin kitabı olan Shang hanlun’da zencefilin iç organları stimule edici bir etkiye sahip olduğu, metabolizmayı düzenlediği, fazla sıvıları attığı ve gazları çıkardığı yazılıdır.
2) Taze Zencefil: Aromatik bir tadı olan taze zencefil de terlemeyi arttırır, toksinleri atar ve dolaşımı düzenler. Çinliler bugün taze zencefili de ateşli hastalıklarda, üşüme durumlarında, ağrılarda, akut romatizmal hastalıklarda, öksürük tedavisinde, başağrısında ve bazı deri rahatsızlıklarında kullanırlar. Bu cins zencefil bir cins sıcak banyo etkisi yapar ve onun buradaki rolü terletme yoluyla iyileştirmedir. Zencefil, koruyucu bir ajan olarak derinin soğuk, dolaşımın zayıf olduğu durumlarda etkilidir. 3) Kızartılmış veya Fırında Pişirilmiş Zencefil:

Zencefil pişirildiği zaman daha acı olur. Bu tip, Cinde hazırlanan bir tip olup barsak kanamalarında ve diğer bazı rahatsızlıklarda kullanılır.

Zencefil, Çin tıbbında diğer droglarla birlikte kullanılır. Tek başına pek kullanılmaz. Bu bakımdan kalp kuvvetlendirici olarak ve dolaşım bozukluklarında diğer bazı droglar da zencefille beraber, bir reçete halinde hastaya verilirler. Çinli hekimlerin en büyük özellikleri, nabzı, yüz rengini, dilin ve derinin durumunu kontrol ederek hastalık hakkında bazı işaretler elde etmek ve tanıyı koymaktır. Bu durum, eski çağlardan beri, tıbbın, baştan ayağa hastayı inceleme ve hastalık tanısı hakkında veriler elde etme özelliği olarak bilinir ve her zaman geçerli bir uygulamadır. Cinde bugün Çin akoniti, Çin Adaçayı (Salvia milthi-orrhaza) gibi bitkiler, zencefille birlikte kullanılırlar ve bunlardan kalbi kuvvetlendirecek bir karışım hazırlanır. Ayrıca Porİa  cocos   (Hoelen),   Tang  kuei (Chinese angelica) gibi droglar da bu karışıma girebilirler. Tank Kuei, sindirim rahatsızlığı ve kanda oksijen azlığında kullanılır. Zencefil bütün bu drogların etkisine yardım eder.

Bugün, Batı ve Doğu ülkelerinde zencefil hakkında çeşitli bilimsel çalışmalar yapılmaktadır. Yukarıda söylenen drog reçeteleri ise önce hayvanlarda denenmektedir. Japonya’da, Tukushima-Bunri Üniversitesine bağlı Eczacılık Fakültesi, zencefilin kalp kaslarını kuvvetlendirdiğini bildirdi. Zencefil, hayvanlara verilirse kan basıncı azalır. Yine Kyoto Üniversitesi araştırıcıları, hem zencefilin, hem de Cayenn biberinin dolaşımı düzenlediğini belirtmektedirler.

Yine zencefil karaciğer ve kandaki kolesterolü azaltır. Hindistandaki, Baroda Üniversitesi (Gujarat) araştırıcılarından Dr. Guj’ral, çalışmalarında, deney hayvanlarına zencefilli diyet verdi ve kandaki kolesterolün yükselmesi Önlendi.

Zencefil, kanın pıhtılaşmasını önleyen ender droglardan biridir. Nitekim bu konu üzerinde, Danimarkada bulunan Odense Üniversitesi, Toplum Sağlığı Enstitüsü de çalıştı. Aslında günümüzde birçok hekim pıhtılaşmaya karşı aspirin kullanılmasını önermektedirler. Japon bilim adanılan, zencefilin bileşiminde bulunan shogaol’ün pıhtılaşmayı önlediğini buldular. 60 mg. shagaol içeren kapsüller, bugün Japonya’da pıhtılaşmaya karşı kullanılmaktadırlar. Nitekim pıhtılaşmayı Önleme özelliği sarımsak ve karanfilde de vardır. Dolaşım rahatsızlıklarında zencefilin düzenli olarak alınması gerekir. Nitekim, zayıf bir diyede beslenen veya az ekzersiz yapanlar, el ve ayakları soğuyanlar, soğuk havalarda ısınma gereksinimi duyanlar için zencefil, ideal bir drogdur.

Bugün Cinde zencefil, sağlıklı bir dolaşım sağlamak için savaşan bir insanın silahı olarak kabul edilir. Ancak bu önemli droğun diğer bazı bitkilerle kombine olarak kullanılması gerekir. Ancak burada kişinin düzenli bir yaşama sahip olması ve bitkisel kökenli besinlerle beslenmesi de önemlidir. Çünkü zencefil, kalbi kuvvederıdiren, stresi azaltan bitkilere de yardım eder. Bu bitkilere örnek olarak Çin Hurması, sarımsak v.b.’ları verilebilir. Sarımsak, kolesterolü azaltmakta, kanın pıhtılaşmasını önlemekte ve vücudun yağım azaltmaktadır. Eğer zencefil, sarımsakla birlikte kullanılırsa çok iyi etkiler elde edilir.

Zencefil, uygun dozlarda kullanıldığı zaman enerjiyi arttırır. Vücuttan zehirleri atar ve terletici bir etki verir. Yani bu drog besinlere eklenebilecek basit bir maddedir. Nitekim bugün, İngiltere, İsveç, Norveç, Almanya gibi soğuk ülkelerde, zencefile gereksinim duyulmakta ve kullanılmaktadır.

Zencefil, kusmalara, sindirim rahatsızlıklarına ve mide ülserlerine karşı da etkili bir ilaçtır. Bilindiği gibi stres ve sıkıntı hazımsızlığa neden olabilir. Mide gazları ve hazımsızlık yanlış beslenme sonucu da oluşurlar. Örneğin süt, fasulye v.b.’ları bu rahatsızlıklara neden olabilirler. Örneğin zehirlenmelerde, fazla alkol alındığında, infeksiyonlarda, v.b.’larında insanda kusma ve bulantı meydana gelebilir. Bulantı ve kusma, vücudun kendini temizleme reaksiyonudur. Organizmada sindirim bozukluğu olduğu zaman bazı allerjik duaımlar da olabilir.

Çin tıbbı, bugün, geleneksel tedavileri olabildiğince uygulamakta ve çevresel faktörlerin, insan organizmasının yapısının ve insanın kişisel davranışlarının sindirime büyük ölçüde etki ettiği bildirilmektedir.

Hindistan’da ise bugün tıpkı Çin’de olduğu gibi geleneksel tedaviler çok uygulanır. Ayurvedic tıp kuralları bugün de bu ülkede geçerlidir. Çin tıbbı gibi Hint tıbbı da hastalık ve sağlığı geleneksel görüşlerle açıklar.

Batı dünyası ise zencefili Doğu ülkeleri gibi değerli bir drog olarak kabul eder. Hem tıp dünyasında, hem de geleneksel tedavilerde çok yararlı olarak bilinen bu drog, baü ülkelerinde aktar dükkanlarında çok satılır. Nitekim zencefil, özellikle sindirim bozukluklarında çok kullanılır. Midevi ve gaz çıkancı bir ilaç olan zencefil, mideyi sakinleştirir, mide gazlarım alır, normal sindirimi ve emilimi sağlar. Bilindiği gibi karminatif özellikleri olan bitkilerin hepsi aromatik yağlar taşırlar. Örneğin, nane, melisa, kimyon, rezen, anason, tarçın, zencefil, papatya v.b.’ları bu tip bitkilere örnek olarak verilebilir. Nitekim bu droglar sindirim sistemini çalıştıran düz kaslara etki ederler. Ayrıca kan dolaşımını da düzenleyen etkileri vardır. Yine kasları gevşeterek ağrı ve krampları giderirler. Böylece bu droglar, besinlere katıldığı zaman onların daha değerli ve daha yararlı olmasını sağlarlar. Ancak bu droglar, etkileri bakımından bazı karakteristik farklılıklar gösterirler. Nane, kasları gevşetir, mide kramplarına karşı euolidir. Papatya, mide rahatsızlıklarına karşı çok kullanılır. Anason tohumu, kimyon ve rezene sindirimi düzenlerler. Yani bunların hepsi sindirim sisteminde oluşan gazları çıkarmakta son derece etkilidirler. Zencefil ise kan damarlarını açar, emilimi ve dolaşımı stimule eder. Bu nedenle diğerlerinden farldı olarak stimüle edici bir karminatifdir. Yani rezene, papatya ve diğerleri gibi gevşetici bir midevi drog değildir.

Bugün Çin’li hekimler, bulantı, kusma, hazımsızlık, mide ağrıları gibi rahatsızlıkların, soğuk algınlığı veya sindirimi sistemindeki bozuklukların sonucu olarak meydana geldiğini kabul etmektedirler. Zencefil, ısıtıcı ve sindirim sisteminin fizyolojik bozuklarını düzelticidir.

Çin tıbbı, dizanteriyi, sindirim bozukluğu olarak kabul ederken, Batı tıbbı, bu hastalığı bir infeksiyon tipi olarak belirlemektedir. Çin’de Shandong’da bulunan bu hastanenin hekimleri dizanterili 50 hastayı tedavi etmek için, çiğ zencefil ve şekerden ibaret olan karışımı her hastaya günde 50 gr. verdiler ve 5 günde % 70 oranında bir başarı elde ettiler.

Zencefil, bulantı ve kusmaya karşı da çok etkili bir ilaçtır. Nitekim uçak, vapur, otomobil gibi taşıdarda sallanmakdan ileri gelen bulantı ve kusmalarda ve diğer nedenlerle olan bu tip rahatsızlıklarda bugün bazı Batı ve Doğu ülkelerindeki hastanelerde kullanılmaktadır. Bu konuda bir örnek vermak mümkündür. 1985’de Skagerrak’ın fırtınalı denizinde Danimarka bandıralı bir gemi ile seyahat eden 80 sağlıklı deniz harp okulu öğrencisinin üçte ikisi geminin sallanmasından dolayı hastalandılar. Bunlarda bulantı, kusma, soğuk ter dökmeler ve baş dönmesi görüldü. Geminin hekimi Öğrencilerin 40 tanesine şekerli haplar (phacebo denilir) verdi. Diğer 40 kişi ise toz zencefil taşıyan haplar aldılar. Sonuçlar Svendborg Hastanesi araştırma başkanı Dr. Akgel Grontved tarafından incelendi ve zencefil alan öğrencilerin daha iyi durumda oldukları saptandı. Zencefilin etkisi en az 4 saat sürüyordu. Fazla hareket ve sallanmadan ileri gelen ve İngilizce Motion Sickness denen bulantı ve kusma belirtileri gösteren bu hastalığa Dramamine denen bir ilaç verilmektedir. Ancak bu tip ilaçlar bu belirtileri yapan beyindeki sinir merkezlerine etki ederler ve böylece uyuşma yapabilirler. Bu nedenle araba sürücüleri, denizciler, astronotlar v.b.’ları tarafından pek kullanılmazlar.

Zencefil, doğu ülkelerinde seyahat hastalığı olarak kabul edilen ve yukarıda söz edilen hastalığa karşı çok kullanılır. Özellikle otobüslerde halk küçük zencefil parçaları çiğneyerek, seyahat rahatsızlığına karşı önlem alır. Seyahatten bir saat önce alınan 1 gr. kuru zencefil, bu hastalığa karşı en iyi tedavi edicidir.

Bilindiği gibi bulantı ve kusma, pek çok nedenle olabilir. Eğer vücutta bir zehirlenme durumu varsa zencefil ve lobelia birarada kullanılır veya bir çay kaşığı tuz bir bardak suda eritilir ve zencefille karıştırılarak hastaya verilir. Eğer bulantı bir depresyon sonucu olursa o zaman zencefil yerine papatya çayı veya nane çayı kullanılabilir. Mide ülserleri ve hazımsızlık olaylarında ise hem Batı, hem de Doğu ülkeleri, zencefilden daha çok sindirim sıvılarının sekresyonunu stimule eden daha acı, aromatik bitkileri kullanmayı tercih ederler. Bunlar arasında gentain, sarısabır, hatmi çiçeği v.b.’ları vardır.

Zencefil, ayrıca gebelikde sabah hastalığı (Morning sickness) diye anılan ve sabahları görülen bulantı ve kusma gibi rahatsızlıklarda da kullanılır. Hiperemesis graviderum denen sabah hastalığı geçiren 30 hamilede yapılan denemelerde, hastalara hergün 1 gram toz zencefil verildiğinde semptomların azaldığı ve tamamen geçebildiği ortaya çıktı. Nitekim bugün bu tip hastalara kan besleyici doğal besinlerin verilmesi önerilmektedir. Bilindiği gibi gebelikde normal duruma göre daha az ilaç alınması gerekir. Baharatlar da gebelikte fazla alınmamalıdır. Gebelikde sabahları görülen bulantı ve kusmalar organizmadaki bazı dengesizlikler sonucu olurlar.

Yine bulantı ve kusma, ilaçların, anestetik maddelerin veya organizmadaki toksinlerin yan etkisi olarak meydana gelebilir. Zencefil, böyle vakalarda çok iyi bir ilaçtır. Nitekim bugün bu konuda bazı araştırmalar yapılmaktadır. Örneğin İngiltere’de Londra’da St. Bartholomevv Hastanesinde 60 hastaya bulantı ve kusmayı giderici olarak zencefil verildi ve hastaların bu rahatsızlıkları giderildi. Yine aynı hastanede yarım gram zencefil, büyük jinekolojik operasyonlara girecek olan bir grup hastaya operasyondan önce verildi. Diğer bir gruba da 10 mg. metoclopramide verildi. Bir başka gruba da yine anestetiklerin etkisini azaltıcı başka ilaçlar içirildi. Sonuçta zencefil alanlar, diğerlerine nazaran operasyondan sonra bulantı ve kusma gibi rahatsızlıkları daha az geçirdiler. Yani zencefil, operasyondan Önce hastaya verilirse operasyondan sonra uyanan hastanın bulantı ve kusma gibi rahatsızlıklarını tedavi etmektedir. Böylece zencefil alan hastaların hiçbirinin operasyondan sonra kusmaya karşı herhangi bir ilaç almasına gerek yoktu. Bugün Hindistan’da da bazı hastanelerde Gasex denen özel bir zencefil reçetesi operasyonlardan sonra kusmayı ve bulantıyı önleyici olarak verilir.

Bugün kanser tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar da kusma ve bulantı verici olmaktadırlar. Zencefil, bu ilaçların yan etkilerini alıcı olarak da kullanılır. Bu ilaçların yan etkilerine karşı zencefil kullanımı ile ilgili çalışmalar yine St. Bartholomew’de yapılmaktadır.

Zencefil, vücuttan zehirleri atmak özelliğine de sahiptir. Bugün geleneksel Çin tıbbında zencefil, özellikle organizmadan toksinleri çıkarıcı olarak kullanılır. Bu nedenle besin, drog v.b.larına ait zehirlenmelerde antidot olarak hastaya verilir. Bu durum, Batı dünyasında da modern tıp tarafından onaylanmaktadır. Peter Holmes, The Energetics of Western Herbs (Batı Bitkilerinin Güçleri) adlı kitabında, yüzlerce bitkinin kullanımı, özellikleri hakkında bilgi vermekte ve zencefilden de sözetmektedir.

Modern Çin tıbbında, zencefil ekstresi (usaresi), zehirlenmelerde kullanılan önemli bir preparattır. Bunun için hastaya zencefil sıvısından her 4 saatte bir, bir çay kaşığı verilir. Böylece terleme ve ısınma yolu ile zehirler vücuttan çıkarılır.

Zencefil, ayrıca diare ve dizanteride bazı droglarla biraber kullanılabilir. Bunun için zencefil, kakule ve kişniş karışımı birarada hastaya verilebilir. Sarımsak v.b.’ları da bu konuda iyi etki yaparlar.

Bilindiği gibi kabızlık, sebze ve meyveden uzak yetersiz bir beslenme, fiziksel aktiviteden uzak kalma, sıkıntı, fazla çalışma, bazı ilaçlar v.b.lan nedeniyle olabilir. Ayrıca kabızlık, romatizmal problemler, karaciğer rahatsızlıkları, kronik baş ağrıları gibi uzun süren sağlık problemleri oluşturabilir. Genellikle bu durum, uygun bir diet, yumuşatıcılar, terleticiler v.b.lan ile düzeltilebilir. Eğer kabızlık şiddeüiyse karnıyarık veya keten tohumu kullanılır. Yine zeytinyağı iyi bir müshil etki gösterir. İnatçı bir kabızlık için ravend rizomu veya sinameki gibi daha kuvvetii laksatifler kullamlabilir. Ancak bu tip yumuşatıcılara zencefil de katılırsa çok daha etkili olurlar.

Baharatlar, zararlı bakterilerin barsaklarda üremesini durdururlar. Baharatlarda bulunan uçucu yağlar hem antioksidan, hem de besinleri koruyucu olarak görev yaparlar. Örneğin zencefil böyle bir etkiye sahiptir. Bugün zencefilin sindirim sistemindeki rolüyle ilgili çalışmalar sürmektedir. Zencefil, safra akışını şümule eder ve bu durum yağların sindiriminde bir avantajdır. Zencefil, ayrıca Hint ve Çin geleneksel tıbbında reçetelere eklenen ana maddedir. Çünkü bazı ilaçların tehlikesinden mideyi korur. Sindirim faaliyetlerini düzenleyen bu önemli drog, vitaminlerin, besinlerin absorbsiyonunda da yardımcı olur. Eğer zencefil besinlere kaulırsa sindirimi kolaylaştırır.

Zencefil, soğuk algınlığına, öksürüğe, kronik bronşite karşı da yararlı bir drogdur. Vücudu ısıtabilir, dolaşımı kuvvetlendirir ve vücut savunmasını aktive eder. Görüldüğü gibi zencefil, karminatif ve çeşni veren bir baharat olduğu kadar, öksürük ve soğuk algınlığı ilacı olarak da batı farmakop ele rinde tanımlandığı için modern tıp bu droğun kullanılmasını önermektedir.

Bugün Çin’de, üşüme, öksürük, bronşit, grip v.b.’ları gibi rahatsızlıklar soğuk algınlığı denen durumun belirtileri olarak kabul edilirler. Soğuk algınlığına karşı birçok zencefil reçetesi bulunur. Limonlu veya karanfilli zencefil çayı ve zencefil tabletleri önemli ilaçlar olarak kabul edilirler. Yine adaçayı, sekresyonları kurutmak için etkili bir drogdur. Bu tip reçetelere ballı sarımsak ve soğan karışımları da yardım edici ajanlar olarak destek verirler. Zencefil, terletir ve iç sıcaklığını alır. Zencefille benzer etkide droglar vardır ki onlar da soğuk algınlığında yararlıdırlar. Örneğin mürver çiçeği, oğul otu, andız otu kökü v.b.’ları bunlardandır. Eğer bu droglar meyan kökü ve zencefille beraber kombine edilirse öksürük ve soğuk algınlığında daha kuvvetli etkiler oluşur.

Gripde balla ve limonla ezilmiş taze zencefil ateşi düşürücü olabilir. Aslında ateş yükselmesi, her zaman korkutucu bir olay değildir. Baş, vücudun ateşe en duyarlı parçası olup serin nemli havlularla kompres yapılarak serinletilebilir. Bugün Japonya’da zencefilin öksürüğe karşı etkileriyle ilgili çalışmalar sürmektedir. Nitekim Japon araştırıcılar, zencefilin hayvanlarda öksürüğü azalttığını bildirdiler. Yine Hindistan’da Rajasthan Üniversitesindeki araştırıcılar, Noples Üniversitesi bilim adamlarından Dr. N. Mascolo ile birlikte çalışarak zencefilin vücuttaki yüksek ateş üzerine etkilerini araştırdılar. Nitekim zencefilin ateşi yüksek olan hayvanların ateşlerini düşürdüğü, ancak normal ısıya etki etmediği bulundu. Böylece zencefil, prostaglandin’in yapımını azaltarak aspirin gibi görev yapıyordu.

Bugün Çin’de taze zencefil çayları içilir veya zencefil diğer ilaçlarla karıştırılarak da kullanılır. Romatizmalı bölgeler veya acupuncture noktalarına zencefil solüsyonları da enjekte edilebilir. Ayrıca zencefilli lapalar da zencefilli ilaç şekilleridirler. Çin’de tıbbi biticilerle ilgili araştırma yapan Guangdong Araştırma Merkezinde, romatizmalı veya kronik sırt ağrılı 113 hastaya zencefilli sıvı enjekte edildi. Böylece hergün ağrıyan bölgeye az bir miktar zencefil enjekte edilerek ağrıların geçmesi sağlandı. Hastaların % 90’ında iyileşme görüldü. Ancak bu önemli droğun sırt ağrılarından daha az etkili olduğu belirlendi. Bu hastaların 38’i romatoid artrite sahipti ve bunların 1.4’ü tedavi oldu. Hastaların diğer 14’ü ise daha geç iyileşti, 6’sında az miktar iyileşme görüldü. Ancak 4’ünde bir sonuç alınamadı. Eğer zencefilin verilmesinde enjeksiyon yolu kullanılmazsa ağız yoluyla günde 28.3 gram hastaya verilebilir.

Hint tıbbına göre romatizmal problemler toksik birikimler olarak açıklanan ana’nın sonucu olarak görülürler. Bu rahatsızlıkların tedavisi ise bu toksinlerin organizmadan çıkmasına dayanır. Başta zencefil olmak üzere birçok baharat vücudu ısıtıcı ve terletici özellikleriyle bu zehirlerin organizmadan çıkmasına yardımcı olurlar.

Zencefil ayrıca menstruasyonun düzenli ve ağrısız olması için kullanılır. Yine papatya, nane, Tang quei (Cihnese angelica) denen Çin melek otu ve meyan kökü de bu rahatsızlıkda etkilidir.

Zencefil bugün Türkiye’de Adeka İlaç Sanayii tarafından antiemetik bir toz şeklinde ve kapsüllerde piyasaya Ginger adı ile çıkarıldı ve bu ilaç bulantı ve kusmaya karşı kullanılır.

yilan-gomlegi

Yılan Gömleği

Kullanılışı: Yılan gömleği halk arasında tütsü olarak çok kullanılır. Bunun için yılan gömleği suda bir süre bırakılır ve bu su yılan suyu olarak bilinir. Halk, yılan suyunun büyü bozduğuna inanır. Bu tip inanışın insanlarda manevi bir etki sağladığı bilinmektedir. Siğil, hatta sıtma tedavisi için yıkanmış yılan gömleğinin ateşte yakılarak tütsüsü yapılır. Yine yılan gömleğinin ardıç katranı ile kaynatılmış suyu kullanılır.

Yılan gömleği antik devirlerdenberi bilinirdi. Eski Mısır’da yılanın bazı parçaları kullanılırdı. Bundan başka drog, bugün olduğu kadar eskiden de Mısır çarşında satılırdı.

yenibahar

Yenibahar

(Fructus Pimentae, Myrtaceae)

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Yenibahar, Pimenta offîcinalis (Myrtaceae) bitkisinin güneşte kurutulmuş meyvasıdır. 5-8 mm. uzunluğunda ve yuvarlaktır. Bileşiminde uçucu yağ (Oleum Pimentae) % 3-5 oranında vardır. Bu uçucu yağda eugenol (% 65-80), methyleugenol, caryophyllen, phellandren, cineol bulunur.

Kullanılışı: Karminatif ve kuvvet verici olarak kullanılır. Baharat olarak da yemeklere konur. Eski Mısır çarşısında da çok satılan yenibahar 1774 tarihli bir aktariye defterinde vardır. Droğun karninatif ve kuvvet verici etkileri bileşimindeki uçucu yağdan ileri gelir.

yapiskanotu

Yapışkan Otu

(Herba Parietariae, Urticaceae)

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Yapışkanotu, Parietaria offîcinalis (Urticaceae) bitkisinin topraküstü kısımlarıdır. Bileşiminde musilaj, potasyum tuzlan ve bir alkaloit vardır.

Kullanılışı: Drog, halk arasında kum ve idrar söktürücü ve midevi olarak kullanılır. Aynca drog, evlerde bazı böcekleri öldürücü olarak oda kenarlarına konur.

Yapışkanotu eskidenberi kullanılan bir drogdur. IX. yüzyılda İtalya’da yapışkanotundan un ve su ile hazırlanmış bir çeşit preparat midevi olarak kullanılırdı. Drog, XIX. yüzyılda yazılmış kodekslerimizden Düstur al-Edviye’de (1874) kayıtlı olduğu gibi, Dr. Mehmed Nuri de kitabında, yapışkanotunun infuzyon veya dekoksiyon halinde yumuşatıcı ve diürctik olarak kullanılacağını yazmıştır.

Eskiden Mısır çarşısında kum ve idrar söktürücü olarak satılan yapışkanotu, 1690-1691 tarihli bir aktariye defterinde ve 1774 tarihli bir ecza defterinde kayıtlı bulunmaktadır.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Kum ve idrar söktürücü olarak bir miktar yapışkanotu haşlanır ve bu sudan içilir.
2- Midevi olarak yapışkanotu yılda bir kere pişirilip yenir.
3- Yapışkanotu lapası bazı şişliklerin tedavisinde kullanılır.

Modern Tıptaki Yeri: Droğun halk arasında tıbbi miktarlara uyulmadan hazırlanması yarar sağlamaz. Ancak % 1-3’lük infuzyonu idrar ve kum söktürücü gayeler için kullanılabilir. Bu etki, droğun taşıdığı potasyum tuzlarından ileri gelir.

yabani-hiyar

Yabani Hıyar

(Ecbaliium elaterium, Cucurbitaceae)

Diğer Adları: Yabani hıyar, halk arasında, Eşek Hıyarı, Acı Dülek, Acı Düvelek, İt Hıyarı, Bırtlangıç gibi adlarla anılır.

Botanik Özellikleri: Drog, Ecbaliium elaterium bitkisinin meyvalarıdır.

Kullanılışı: Drog halk arasında sarılık tedavisinde ve idrar zorluğunda kullanılır.

Eşek hıyarı, yüzyıllardanberi bilinmektedir. Eski Mezopotamya’da katartik olarak kullanılan bu drog, eski Roma’da Dioscorides (M.S. I. yüzyıl)’ın Materia Medica’smda vardı. İlk kodekslerimizden Düstur al-Edviye’de kayıtlı olan eşek hıyarı, eskiden de Mısır çarşısında sarılık tedavisinde kullanılırdı.

Geleneksel Halk Reçetesi:

1- Sarılık tedavisinde droğun sıkılarak suyu çıkarılır ve bu su buruna çekilir.

vanilya

Vanilya

(Fructus Vanillae, Orchidaceae)

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Vanilya, Vanilia planifolia (Orchidaceae) bitkisinin meyvasıdır. Bileşiminde vanillol, reçine bulunur.

Kullanılışı: Drog, baharat makamında kullanılır. Aynca ağrı giderici ve afrodizyakdır. Bu drogdan XIX. yüzyılda Dr. Mehmed Nuri de sözetmiş ve vanilyanın kuvvet verici, uyarıcı bir madde olduğunu, tentürünün ve şekerli tozunun kullanıldığını yazmıştır.

uzerlik-tohumu

Üzerlik Tohumu

(Semen Pegani, Zygophyllaceae)

Diğer Adları: Halk arasında Nazarotu adıyla da bilinir.

Botanik ve Kimyasal Özellikleri: Drog, Peganum harmala (Zygophyllaceae) bitkisinin tohumlarıdır. Bileşiminde harmin ve harmalin alkoloitleri bulunur.

Kullanılışı: Drog halk arasında basur ve ekzema tedavisinde kullanılır. Anadolu’da, özellikle bazı doğu illerinde üzerlik tohumunun manevi ve sihri gücüne inanılır. Bunun için üzerlik tohumları ipliklere dizilir ve evlerde duvarlara asılarak bir çeşit nazarlık olarak kullanılır. Ayrıca drog yakılır ve nazar değen hasta, yakılan droğun tütsüsüne tutulur.

Üzerlik tohumu pek eski devirlerdenberi bilinir. Eski Roma’da Dioscorides (M.S. I. yüzyıl) tarafından kullanılırdı. İslamlarda cenazede tütsü olarak kullanılırdı. XIX. yüzyılda Şânizade Ataullah bu droğu yara iyi edici ve tütsü makamında uygulardı.

Bugün olduğu kadar eskiden de Mısır çarşısında çok kullanılan üzerlik tohumu bu nedenle eski aktariye defterlerinde kayıtlıdır. Örneğin 1690-1691 ve 1774 tarihli aktariye defterlerinde adına rastlanır. 1774 tarihli bir ecza defterinden anlaşıldığına göre, üzerlik tohumu saray eczanesinde de kullanılırdı.

Geleneksel Halk Reçeteleri:

1- Basur ve ekzema tedavisinde sabahları az miktar tohum yutulur.
2- 50 gr. üzerlik tohumu sararana kadar kavrulur ve bir miktar fındıkla dövülür ve sabahları aç karına yenir.